Showing posts with label Canlı Yayın. Show all posts
Showing posts with label Canlı Yayın. Show all posts

Wednesday, February 13, 2013

Kardeşlik

Abimle aramda 4,5 yaş var.



Birden bire abime sevgim neden depreşti diye soracak olursanız, son 6 aydır görüşmediğimizi fark ettim bugün. Demin Skype'ı kapayınca, o kadar çok özlemişim ki oturdum ağladım. İnsan hayat denilen rutine kaptırdığı anda kendini en sevdiği insanları ihmal etmeye çok meyilli oluyor. Nasıl olsa, en sevdiklerimiz buna gönül koymaz. Koysa da uzun sürmez, uzun süreli kırgınlık lugatımızda yoktur bizim! Bana demin skype'ta "Aslı, Irmak 8 yaşında! Eşek kadar oldu, inanamıyorum!!!" dediğinde bir kayayı daha kafama geçiriverdim! Yeğenim 8 yaşında! Halayım ben! Kendi halalarım gibiyim galiba.. hep uzakta. Annem de hala, o da hep uzaklardaki halaydı. Halaların kaderi mi bu yoksa? Hep uzakta olmak ? Kötü bir halayım ben!

İyi bir kardeş miyim acaba diye sordum gene kendi kendime.. Yeterince arıyor muyum abimi? Sırf abimi değil, ailemi yeterince arıyor muyum peki? NY'a ilk taşındığımızda geceleri habire kabus görüyordum. Daha önce de buna benzer uzak mesafelerde yaşamıştık; saat farkları daha azdı sanırsam, ya da ben daha gençtim... Bilemiyorum, ama daha önce hiç bu kadar etkilenmemiştim mesafelerden. Bu sefer zor oldu, hem de çok zor.. Ve ben bu mesafelerin aramıza girmesine izin verdim galiba. İstediğim kadar aramıyorum kimseyi, saat farkını bahane ediyorum hep. Gerçekten de bahane olabilir mi??

Kendime not: ABİNİ DAHA FAZLA ARA!!! SEVDİKLERİNİ İHMAL ETME! 

Thursday, December 20, 2012

Nibiru askına !

New York'a doneli 2 gün oldu. Saka gibi bir hikayesi var aslinda bu gelisimin... Valla, resmen kozmos benimle dalga geciyor!

Ucusumdan bir gece once, kafası kesik tavuklar gibi Ankara sokaklarında son alışverişleri yetiştirmeye çalışırken bir telefon geldi... Ziiiiiiirrrr !

Telefonu kapadığımda hem mutluluktan havalara uçmak uzereydim hem de allak bulmak olmuştu sinirlerim. Yok yok, kotu birşey olmadı. Sadece hayır diyemeyeceğim bir is teklifi geldi. Öyle ki bütün planlarımı alt üst etmeye yeten bir teklif. Ben ertesi gun New York'a, evime donecektim iste. Kalacaktım pasa pasa en az bir 4 ay, sonra da bütçeyi denklestirip gene 1,5 aylığına Turkiye'ye gelmeye çalışacaktım. Buydu benim planim! Hersey kontrol altındaydı iste !

Ama kozmosun planlari farkliydi benim icin...

--

Alelacele "new york we have a problem" demek uzere kırmızı hattan kocayla konuşuldu, durum değerlendirmesi yapıldı. Sonuc: iste buradayim ! Ama iki hafta sonra Ankara'ya geri gidiyorum...

Kozmos bu, işine karışılmaz.

Trajikomik bir başka durum da valizleri eve çıkaran görevlinin "yılbaşı için mı geldiniz?" demesiydi. Ulan adam, bir senedir burada oturuyorum, ne cabuk beni sildin bu binadan, bu apartmandan, bu sehirden?? Ama kızamadim, cunku istemeden de haklıydı. Ben sadece iki haftalığına geri donmuştum. Aglayim mı güleyim mı bilemedim dogrusu.

İnsana kısıtlı bir sure verdiğinizde her dakikasini daha dolu dolu geçirmeye çalışırmış hakikaten. Halbuki nasıl guzel hayallerim vardı: uyuyacaktım! Hic birşey yapmadan yatacaktım koltukta, beynimin saçma sapan filmler ve dizilerle iyice erimesini saglayacaktim... Fişi çekmek istiyordum ben!

Ama yok, iki gundur resmen turist gibi sokaklarayim bütün gün! "Holiday Season"i ciğerlerime çekiyorum! Cilgin Noel temali vitrinleri, Noel şarkılarını, sehre akin etmis turistleri, sokaklardaki süslemeleri, koca koca yilbasi agaclarini, herkesin delirmis olmasini (alışveriş anlamında) sessizce seyrediyorum keyifle :)

Bir de jetlag olmanın verdigi sabah cinligi var ki hic sormayın, en keyiflisi de o belki: son iki sabahtir güneşi ben doğuruyorum sanki. Yataktan bir goz kırpıyor önce şafak bana. Geldin mi diyorum? Evet diyor. Ful enerjik zıpliyorum yataktan ! Elimde telefonum, koşuyorum pencerenin önüne :) Önce icime çekiyorum manzarayı, sonra acele birkaç foto çekiyorum. Yetmiyor, bir de diğer odalardan seyretmeliyim bu manzarayı diyorum ve aynı ritüeli tekrarlıyorum :))

Hmm, ama bu jetlag beni önce 21:30da sonra da 23de yatağa yolladı bir guzel... Koltuktan yatağa nasıl gittiğimi bile hatirlamiyorum inanın!

Ama yok, bugun azimliyim en az geceyarısına kadar acik tutmaya çalışacağım gözlerimi !  Mecburum, Hobbit'i seyretmeye gidiyoruz birazdan!! Uyumamaliyim!!!!

--

Nibiru askina! Bu nefes aldığımız son gün de olabilir zaten !

New York herseyin başladığı yer olur bütün filmlerde, Nibulu gelecekse zaten çarpışma noktası da burası olur kanımca ;)

Hadi bakalım. İlk sıradan yerimizi ayirttik.

Güzeldin be hayat :)

Saturday, December 15, 2012

Bu kısa bir Yeşilçam filmidir, kanalınızı değiştirmeyin lütfen

Eskiden nefret ederim bu "Hakkını helal et" lafından... Tüylerim diken diken olurdu, bir yandan absurd diğer yandan cok kaderci, fazla duygusal ve gereksiz bulurdum. Evet her an hersey olabilir ve ben bunu kabul ediyorum demekle aynı seydi iste. Eskiden derken, 13-32 arasından bahsediyorum.. Hani 13u anlıyorum ama 32 ne yahu?? Yok ama, ben gene de o yasa kadar hala gerilirdim bu helallesmelerden.

Sonra birden, kafama bir piyano düşmüş gibi o ana kadar tüylerimi diken diken eden bu kelime, birden anlamlı ve cok yerinde söylenen bir sey oluverdi! Hic birsey oldugu gibi kalmiyor, yarin gonul almak için cok geç olabilir seklinde yaklasmaya baslayivermistim birden hayata.. Hayat milisaniye icinde değişebilir, bunu mu anlamıştım yoksa ben? Anlamak aslında hafif kaçtı, yok galiba daha travmatik bir uyanış oldu ama inanın o uyanışımı ne tetikledi hic bir fikrim yok! Birden bire her ayrılık bir son (kisa veya uzun, ama bir bitis noktasi olduğu kesin) anlamına gelmeye basladi benim için. (bu cumleyi yazarken umarim sezen aksu'nun "her ayrilik bir vurgun gibi" sarkisini bir tek ben çalmıyorum kafamın icinde fon müziği olarak - serbest çağrışım denen bisi var ben napiim? :P)

Sevmedim ben bu duyguyu. Hala da sevmiyorum ama beraberimde götürüyorum her gittigim yere :( E tabii o sevmediğim  helallesme de birden anlam kazanmaya basladi gozumde. Artık cok hoşuma gidiyor bunu duymak. Ben henuz tam uygulayamiyorum bu ritüeli ama gene de seviyorum. Birisi bana hakkını helal et dediği zaman "saçmalama neden bahsediyorsun?" gibi bir cevap vermiyorum artık. Galiba uzakta olmaktan kaynaklanıyor hersey... Sevdiklerinin yarısı senden cok uzakta olunca her ayrılık, her yolculuk hakikaten bir veda oluyor iste. Bugun variiiiz, yarın yokuuuuz.. Bu kadar! Cok kaderci oldu di mı bu yazdıklarım? Bırakın biraz da öyle olsun arkadaslar... İnsan bunu anlamaya başlayınca hakikaten her anın degeri daha da bir artıyor. (valla ne de hoyratca tüketmisiz kardesim hayatimizin o zibilyon dakikalarini P)

Simdi dusunuyorum da, aslında bu hellalesme ritüelini sevmiyor olmus olsam dahi, ben çocukluğumdan beri yolculuk oncesi kimseyle küs kalmamaya çalışırdım. Nefret ederdim o sekilde tatile gitmekten, hakikaten! Belki de ismini koyamadigim o duygu aslında hep icimde varmış. Belki de simdi çözdüm meseleyi :) (cok gülenim geldi birsin valla)

Gecen ay Annemler de benimle aynı anda Turkiye'deydiler, ama sadece bir haftalığına. O kadar yogun bir is temposu vardı ki istediğim kadar görüşemedik maalesef. Ve görüşemeden yolcu etmek zorunda kaldım onları :( Sanırım ozlem giderememis olmanın verdigi duygu yogunlugu ile helallestim ilk defa bizimkilerle. Eskiden babam beni yolcu ederken soylerdi hep, ben de cevaben yukaridaki "arizali" cumlemi sarf ederdim her seferinde. Simdi ben o ani atlamamak icin tetikteydim resmen! Yolculuk oncesi vedalasma sahnem git gide daha bir sulu gözlü, full duygusal, siyah beyaz bir yesilcam filminden fırlamiscasina bir hal alıyor :'(

Utanmasam uçağın arkasından su bile dokucem!

Neyse, iste... Anlaşıldığı gibi ben gene uçağa binmeye hazırlanıyorum. Daralmamı anladınız di mı?

Hadi.. Saglicakla kalın.



Saturday, December 8, 2012

Minik mutlulukların başkenti

Ankara'da minik mutluluklarım vardır benim...

Mesela:

- Araba kullanmayı
- Her yere maksimum 40dakikada gidebiliyor olmayı (arabali)
- 5 tl'ye araba park etmeyi
- Radyo odtu'ye canlı baglanmayi (ve hediye kazanmayı!)
- Mutfak masasında geçirdiğim verimli saatleri ve muhteşem sonbahar manzarasını
- Son dakika program yapabilmeyi
- Kuzenlerimi ve arkadaslarımı
- Paça kısaltma, topuk ve taban değiştirme gibi işlemleri 10dakika icinde yaptırabileceği; üstüne bir de cay ikram edilmesini :)
- Çakma saatime hakiki safir taş taktirabilmeyi
- Kırılan gözlüğüme "abla bu bizim işimiz" diyen usta bulabilmeyi
- 40tl'ye kumaş dahil gömlek diktirebilmeyi
- Türk tekstil markalarını
- Sıfır migren ve başagrisini
- Çamaşır makinemi
- Hassas Bölge Aspava'yı
- Yeni sardığım Muhteşem Yüzyılı herkesle aynı anda seyredebilmeyi
- Kolay gelsin diyebilmeyi
- Hem bir günde hem de sudan ucuza çerçeve yaptirabilmeyi
- Tunali'nin eskimeyen yüzünü, bubi tuzağı kaldırımlarını
- Sokakta satılan kestane kebapları

Veeee ÇALISMAYI (sanmayın unuttuğumu) ÖZLEYECEĞİM COK !

Benim başkentim guzeldir.. öyle buyuk elma denmese de kendisine, chrysler binası veya brooklyn köprüsü olmasa da, hatta zibilyon tane secenek sunamasa da minik mutluluklar sunar benim başkentim :)

Seviyorum ben başkentimi!



Friday, November 30, 2012

Ben, kahvem ve düşüncelerim

Bağımsız yaşayabilmek önemliymiş hakikaten. Yok , yok, yanlış anlaşılmasın. Basımı alıp gitmek gibi bir niyetim yok, aman. Sadece hayatımda hep baskalariyla yapmaya alıştığım seyleri tek basıma yapmaya başladım ve korkulacak hic bir sey olmadıgını anladım... Sonunda! 

Misal, eskiden sinemaya tek basına gitmek yanliz insan damgasını yediğimi zannettiğim cok ürkünc bir aktiviteydi benim için.. "Aman allahım! Tek basina sinema mı? Hic mı arkadasın yok kızım senin?" derdim kendi kendime... Ama gecen aksam sinemaya benimle gelecek olan kuzenimin son dakika satışı üzerine, cok yorgun olmama hatta vazgeçmeme ramak kalmasına rağmen; kafamı kaldırdım, omuzlarımı diklestirdim veeee emin adımlarla TEK basıma Radyo Odtu'den kazandıgım Operasyon Argo filminin on gösterimine gittim ! mars mars!

Önce biraz çekingenlik oldu tabii. Herkes sevgilisi, arkadaşı, eşi, dostuyla gelmişti.. Ben ise boynu bükük bir Yanlız! Ama salona girdikten sonra, yer arayan genclere yanımdaki koltuğun boS oldugunu gururla söyleyebildim. İste o an kendimle hakikaten iftihar ettim! Filmi soracak olursanız, valla ben beğendim filmi. Son zamanlar ya hep aksiyon filmi ya da bilim kurgu seyrettiğimizi dusunecek olursak, farklı bir tarz iyi geldi. Ben Affleck bence cok kararında bir oyunculuk ve rol üstlenmiş. Film onun etrafında donmedi. Hoşuma gitti o yuzden.

Yorgun ama gururlu bir sinema zaferinden sonra, bugun de gittim Kitir'da tek basıma Kumpir'imi yedim! Yan masalar buna şaşırmıştı sanki. Günesinde azıcık yüzünü göstermesini fırsat bilerek oturdum dışarıdaki masalardan birine, gecenleri seyrederek yedim afiyetle Kumpir'imi :) 

Tabii, bu bütün bahsettiklerimi NYC'de yapiyorum az cok. Sanılmasın ki sembiyoz halinde yaşamımı sürdüren bir tipim! Yemeğimi cok sık tek basıma yiyorum disarida. Henuz tek basına sinemaya gitmedim ama o da yakındır, özellikle sabah seansları için :) E kahve deseniz, zaten bireysellik üzerine kurulu bir sehirde grup halinde starbucks'ta oturmak abuk bir durum oluyor! Starbucks demek, Siz+Kahveniz+Apple familyasının bilumum ürünü demek :)) Sokaklarda zaten kendi kendime dolaşırım, alışveriş desen hep kendi kendime yaparım, parka bile kendim giderim (aman da aman, ne de becerikliymisim :P)

Peki neden, is bütün bunları Ankara'da yapmaya gelince cekiniyorum, gözüm korkuyor, ürkünc geliyor hepsi? Asırı sosyal bağlarla mı hareket etmeye alisigiz bizler Türkiye'de? Yanlız birşey yapınca neden garipseyen gözlerle bakilir hep insana? Acinilir hatta yanlız takılanlara, özellikle de kadinsa o yanlız oturan... O an birden dunyanin en gariban insaniymisiniz gibi hissettirir o bakışlar adeta.

Halbuki Avrupalı nineler sür surustur, tak takistir yanlız bile giderler 5 çayına.. Bir guzel de keyif yaparlar o incecik porselen bardaklardan icerken o caylari, o kahveleri :) Ama ben bile zamanında o ninelere "yasssik tek basına oturmuş çayinin keyfini cikarmaya calisiyor" diye bakardım hep. Ne kadar yanlış düşünüyormuşum meger. Yapmak istediği seyi sırf birlikte yapabilecegi kimsesi yok diye yapmayacak mı insan?

Baslamisken, devam edeyim bari: neden birbirini tanımayan iki insan ayak üstü sohbet ettiginde bu sefer de başka bir art niyet ararız? Simdi bundan benim boyle herkesle havadan sudan sohbete girdiğimi sanmayın. Ama insan bazı davranışları sevmeye başlıyor yaşadığı yerin, onları da kendi ortamına uydurmak istiyor.. Mesela, bunlardan birisi alışveriş yaparken o an yaninda duran kisiye fikir sormak o kadar normal ki Amerika'da, bu cok hoşuma giden etkileşimlerden biri (yutdisinda diyemiyorum cunku hakikaten bu kadarini bir tek Amerika'da gordum ve evet ben yeni keşfediyorum o memleketi, ne olmus yani?). İste mumkun mertebe ben de aynısını yapmaya başladım artık Ankara'da. Pasabahce'de benimle aksesuar seçenlere nazikce fikrimi sunuyorum. Birisinin üstünde birşeyi mı beğendim, hemen soruyorum nereden aldığını. Pozitif enerji yüklemesi oluyor bence :)

Bizler galiba annemizin aman "yabancılarla konuşma" uyarısını ciddi sekilde uygulamaya devam ediyoruz yetişkin olduğumuzda bile :) Ya da "ne yapacaksın tek basına orada?" sorusu hala kulaklarimizda cinlamaya devam ediyor ki, burnumuzu disari cikarmak istemez oluyoruz tek basına yapılacak bir aktivite için...

Buket arkadaşımın bana guzel bir önerisi olmuştu, kendisini cok sık anar oldum bu günlerde :) Buket'cim once doktora için terk etti Ankara'ya, sonra da Avrupa'nin bilumum sehirlerinde yaşadıktan sonra solugu en son Norveç'te aldi. Orada da maraton koşmaya başlamış... Nasıl İmrendim anlatamam! New Yorker'larin kosu tutkusu beni cok etkileyen baska bir seydir aslinda. İlker'in japon meslektasi, hafif aksak olmasina ragmen new york'a tasindiktan sonra kosmaya baslamis ve 2 senedir maraton kosar olmus!! Hakikaten insan azmi muhtesem bir sey! Sınırlarımızı biz kendimiz koyuyoruz, bunu kabul etmemiz gerekiyor. Neyse, Buket'e "ya ben de istiyorum koşmak ama tek basıma cok sıkılıyorum, motive olamıyorum" dediğimde, bana cevabı su olmustu: baskasina bağımlı hale getirme kosuyu. Kendine guzel bir müzik listesi hazırla ve kısa surelerle, yavaş tempoyla başla. Ama tek basına başla!

O bagimli olma kimseye demesi beni baya gaza getirdi ki, sinemaya bile kendi kendime gider oldum :P Heheyt!! Dönünce kendimi koşmaya verecegim.. Zaten dunyanin sonu da geliyor, antremanli olmaliyiz. Ee survival of the fittest (en guclunun hayatta kalmasi) insanoglunu bugünlere getiren özelliği degil midir? İste dunyanın sonu gelince artık kaçacak yer arayacağımız için en hızlı kosan en iyi mağaraya sığınır herhalde :)) Ben koşmaya geç bile kaldım!!! Koş koş.. Hadi kalk durma :D

Neyse, bugun rahat bir günüm o yuzden sokaklardayim tek basıma. Bu yazıyı da bir Kafe'den yazdim (tamam Armada'daki Starbucks'tayim, ne var yani?? Burası da kafe degil mi?)- oh ayaklarımı uzattim, lattemi yudumladim.. Simdi de yılbası tebrik kartlarımı yazacağım tek tek :)

Tebrik kartı isteyen varsa yollasın adresini bruksellehanasinin mailine; ya Ankara'dan ya da New York'tan yazar, atarım size de bir tane.. Tipki eski günlerdeki gibi! Sumuklubocek hızında ulaşır artık size :D (bunu dememin sebebi teee Agustos'ta Kuba'dan yolladigim kartlar daha dün adreslerine ulaşmış olmaları!)

Kendinizi sevin arkadaslar.Benden tavsiye "korktuğunuz", tamam fazla kuvvetli bir kelime oldu o, duzeltiorum hemen: çekindiğiniz seylerin üzerine gidin.. İnanilmaz bir başarma duygusu yaratıyor bünyede! Moral icin birebir :)



Tuesday, November 20, 2012

Kendi kendime...

Turkiye'deyim gene... Her gidiş-gelişimde zamanın ne kadar acimasiz oldugunu daha da fazla görüyorum... Kimseyi bıraktığım yerde bulamıyorum sanki... Halbuki buradalar. Ama zaman fazlasıyla hızlı akıp gitmiş... Hersey aynı ama bir o kadar da farklı...

Bir yandan bu sehre ait, diğer yandan yabancısı gibi hissediyorum... Herkes her konuda şikayet etmeye devam etse bile, ben seviyorum herseye rağmen utangac ve çarpık bacaklı sehrimi...

Ankara değişmeye devam ediyor, yeni binaları  görüyorum gozumun ucuyla Eskişehir yolunda giderken.. Ama kıs aylarında tipki lise yıllarımda olduğu gibi bir is kokusu sarıyor gene aksamlari başkenti. Benim hoşuma gidiyor ama. Ankara benim için is kokusu mu yoksa?

Sonra, tanimadigim insanlara kasada, markette, sokakta iletişime her geçtiğimde üzülerek hala nezaketten nasibimizi alamadığımızi goruyorum... Komiktir ama, ben bile suratsizlasiveriyorum uçaktan iner inmez. Onume zart diye gecen birine oracikta ders veresim geliyor. Tahamulsuz oluyorum aniden. Sonra da kıziyorum kendime.

Zamanın su gibi akıp gittiğini cok daha fazla hissediyorum Ankara'ya her gelişimde... Kendi çocukluğumu tekrar yasıyorum Binses'teki eve her gittigimde mesela. Sonra aynı evde İlker'i arıyor gozum, geri döneceğimiz gunü iple çekiyorum o an :)  Baba evine her gittigimde, tekrar o minik yatağıma kafamı her koyduğumda ise Üniversiteli gibi hissediyorum gene. Midterm'ler, finaller, ödevler..  "Asli Hanim, alttan su ve su dersiniz eksik gözüküyor, diplomaniz o yuzden geçersiz; tekrar o dersleri vermeniz gerek" diyen kabuslarımı hatırlıyorum (!).

Sonra  sokakları karıştırıyorum bazen, sinirleniyorum kendime ciddi ciddi.. Trafik diyorlar cok fena, ama moralimi bozmaya yetmiyor benim. Seviyorum arabada radyo dinlemeyi, trafik varmış yokmus cok da umurumda oluyor iste.. Gene bir yarışma için aramalıyım muhakkak diyorum kendi kendime.

Habire yapılacaklar listesi hazırlıyorum, notlar yazıyorum saga sola. Sonra o kalabalık notlar çantamda beni deli ediyor, ama olsun.

Herkese zaman ayırmak istiyorum, sonra birden kimseyi gormek istemiyorum. Aniden kendi basıma kalasım geliyor. Uzun uzun yürümek istiyorum ama yürüyecek sokak bulamıyorum. Okula git, orada yürü, bak nivyork'ta kaçırdın "foliages" mevsimini, simdi tam zamanı git doya doya seyret ağaçların yaprak dökümünü  diyorum, diyorum ama... Kim gidecek simdi taa oralara diyorum hemen ardından...

Çalıştıkça mutlu oluyorum, fakat üzülüyorum uzakta oldugum için.. Daha fazlasını yapabilir miydim acaba diyorum? Cevabını bilsem dahi kendi kendime bu soruyu gene de soruyorum. Başka türlüsünü yapamam, kendimi cok iyi tanıyorum. En ideali bu benim için.

En cok şükretmeyi hatırlıyorum kendi kendime kaldigimda; aksam kafamı yastığa koyduğumda derin bir nefes alıp hayatımdaki olumlu seyler için sukrediyorum. Sonra sessizce ertesi gunun planını yapiyorum kafamda, o planın hic bir zaman tutmayacagini bilsem dahi gene de ısrarla program yapiyorum kendime.

Ve usulca uykuya aliyorum....






Sunday, April 8, 2012

Kindle'in dayanilmaz hafifligi (ve New York'la barismamiz)


Ankara'dan ayrilmadan once, henuz okuyamadigim kitaplari tek tek elime alip, okyanus asiri goturmeye deger mi degmez mi diye uzun uzun dusunmustum. Kutuphanemizi, kitaplarimi ne kadar cok seversem seveyim aklima dusmustu bir kere e-kitap olayi.

Kabul etmeliyiz ki, bizler gocebeyiz. Hafif seyahat etmeyi ogrenmezsek, evimizi gereksiz esyalarla doldurmaya devam edersek, esyalarin kolesi haline donusmemiz an meselesi olacak (dekoratif esya, ve kiyafet, VE ayakkabi, ve, ve, ve!!!!). Her ne kadar kitaplari bu kategoriye sokmak dogru olmasa da, ortada bir gercek var: zaten gidilen her yerden kitap aliniyor, goturulenlere yenileri ekleniyor, bir oradan bir buraya tasiniyor, koyacak yer kalmayinca da hepsi geldikleri kutularda kaliyor :(( (En guzel ornek babamin 4 senedir acip yerlestiremedigi 20kutu kitabi!! Okumak istediklerini kutudan cikariyor, okuyor, sonra Piza kulesi tarzi her an yerle bir olacak kuleler halinde ust uste diziyor!) Bu bize iyi bir ders olmaliydi. Sabit bir evimiz olmadikca, genislemeye musait bir kutuphanemiz olmadikca, alinan her yeni kitap ust uste dizilmeye ve unutulup toz tutmaya mahkum olacak... 

İste sagduyu mu dersiniz, aklimizin basina gelmesi mi bilemem ama bu bilinclenmenin ve teknolojinin mukemmel is birligi sayesinde okuma sevgimizi (tutmayin beni okuyacagim!!) bir sonraki asamaya tasiyabildik, ve ailecek Kindle'lendik  :)))

Bizim aldigimiz donem Kindle Touch yeni cikmis sayilirdi ve dokunmali ekranlara bu kadar alistiktan sonra klavye ve tuslara geri donmek cok cazip olmadigi icin, bizim icin bicilmis kaftandi :) Rakipleri arasinda neden Kindle'i sectik diye soracak olursaniz, sanirim Amazon guvencesi diyebilirim.  

Kindle ve diger e-kitaplarin en buyuk ozelligi e-murekkep kullaniyor olmalari. Bunun sayesinde, tabletlerin aksine, arkadan gozu yoran bir isik olmadigi gibi, ekranlari kitapseverlere gercek kitap sayfasinin goruntusunu aratmiyor. Bir baska guzelligi, İngilizce sozlugunun standart olarak yuklenmis olmasiyla, bilmediginiz bir kelimenin uzerine tikladiginiz anda anlamina ulasabiliyor olmaniz :) 

Dedigim gibi, bizler gocebeyiz ve surekli hareket halindeyiz. Bu yuzden dunyanin herhangi bir yerinden bir (iki, uc, dort, bes…) kitap alabilmek ve kitaplari kindle'iniza indirebilmek, ve bunun icin internet baglantisi odememek gene bizler icin ayri bir arti oldu. Eger, sabit bir hayatimiz olsaydi, 3G'lisini almaz, sadece wifi secenegi olani alacagimizi da rahatlikla soyleyebilirim. 

E-kitaplar genellikle basilmis versiyonlarindan daha ucuz oluyor bir de, ama daha da guzeli dunya klasiklerini kindle'iniza bedava indirebiliyor olmaniz.

Kindle'i ilk elime aldigimda heyecandan ne okuyacagima, ne indirecegime bir turlu karar verememistim… Ben de Great Gatsby'den sonra hastasi oldugum F. Scott Fitzgerald'in diger eserlerini indirmeye karar verdim... Hepsi bedavaydi ne de olsa ;)) Gene benim gibi kararsiz ve heyecanli okuyucular icin, her kitaptan birkac sayfa ornek yuklenebilmesi cok ise yarayan bir baska ozellik diyebilirim. Boylece kitabi almadan, birkac safyasini cevirip sizi sarip sarmayacagini karar verebiliyorsunuz :)

Son olarak, Amazon Kindle hesabiniza akilli telefonunuzu, tabletinizi ve evdeki diger kindle'lari da ekleyebiliyorsunuz (ortak hesap yaptiysaniz tabii :P). Bu sekilde her yuklenen kitaba diger aygitlardan da erisiminiz oluyor. Dahası, baska kindle'lardan kitap odunc alabiliyor ve odunc verebiliyor olmamiz :) 

Malesef e-kitap olarak Turkce eserlerin sayisi yok denecek kadar az ! Bu da benim icin tek kelimeyle su anlama geliyor: hamallik!!! Neyse…

--- Perde ---

İkinci konumuza gececek olursak: Cirkin ordek yavrusundan neredeyse guzel bir kuguya donusecek olan New York, New York ;))

Edward Rutherfurd'un New York'u anlattigi kitabini buraya ayak bastigim hafta duymustum. Bir arkadasimiz hararetle tavsiye etmisti, ama sanirim o donem pek kitap doneminde degildim (e sifirdan ev kurmak, yeni bir sehre alismak falan derken aklinizdaki son seylerden biri kitap keyfi oluyor, hele ki oturacak koltugunuz bile yoksa, hic mi hic yanasmiyorsunuz o konuya) 

Bir de bazen oyle bir donemden gecersiniz ya, hangi kitabi alirsaniz alin, gene de onu basucunuzda beklemeye mahkum edersiniz. Hele bir de kitabin 800kusur sayfa oldugunu dusunecek olursak, gozunuz de korkar... ve elinizi bile surmeden yanindan, caktirmadan, ama kacar adimlarla uzaklasirsiniz (hatta gozlerinizi de kacirirsiniz... sanki gozunuzden utandiginizi anlayacakmis gibi -kitapan bahsediyorum hala evet :P) 

İste bu yuzden Edward Rutherfurd'un New York'un hikayesini anlatan romanini okumama daha vardi...

Sonra bir aksam, ev isleri neredeyse bitmis (hala duvarlar ciplak ve gozume cok batiyor ama neyse..) ve artik ayaginizi uzatip uzerinize battaniyenizi cekebileceginiz bir koltugunuz da olmus, tek eksigim soyle guzel mi guzel bir roman diye dusunecek kivama gelirsiniz :)

İste oyle bir aksam, indirmis oldugunuz ornegin ilk pragrafini bile bitirmeden "ben bu kitabi bir solukta okurum arkadas" dedirten cinsten bir kitap bulursunuz!!

Hakikaten, indirmemle birlikte ilk 100 sayfasini okumam bir oldu.

Birden, onumuzdeki 3 seneyi gecirecegim sehrin benden saklanan hikayesini kesfetmis gibi hissettim. Okudugum her sayfayla, gizli kalmis bir guzelligini kesfeder gibi oldum. Dunyanin geri kalaninin aklini basindan alan bu sehir, nedense benim icin ilk baslarda pek bir heyecan vesilesi olamamisti (İtalyan sevgilim, ROMA, buna izin vermiyordu bir turlu!!-cok kiskanctir da kendisi :P) Ama Rutherfurd'un kaleminden gercek olaylarin etrafinda New York'un, New York'lunun nasil sekil aldigini okumak yavas yavas eski sevgilimi gecmiste birakmaya zorluyordu adeta beni.. Zincirlerimden kurtuluyor, dolastigim caddelere farkli bir gozle bakmaya baslayabilmistim sonunda…

Yeni bir heyecanla, merakla ve hevesle kendimi New York Sehir Muzesinde daha fazla bilgi pesinde kosarken buldum!

Topu topu 400 senelik bir tarihi olan bu sehre, Rutherfurd'un romani sayesinde kanim isiniyordu sanki !

860 sayfalik bu romani normal olarak yanima alip tasimayacagimi da ozellikle belirttikten sonra, Kindle olmasaydi, bu tasima olayi bana zulum olacagindan almaktan bile vazgecebilirdim sanki... Su an ise, aman kaptirip okurum, sakin simdi bitmesin diye de kindle'imi nadasa yatirmis durumdayim (onumuzdeki hafta Turkiye'ye gidiyorum da, malum yolum uzun :P).

Uzadikca uzayan bu blog yazısını su sekilde noktalamak istiyorum:


Ey edebiyat tanrilari! 
Bu romani kucagima, pardon, kindle'ima dusurdugunuz icin tesekkuru borc bilirim !

Ey teknoloji dehalari! 
Sayenizde 3500 kitabi 7,5 ounce'a, pardon, 213,5 grama sigdirdiginiz icin minnetarim size !



--- Lahana notu ---

Bahar'in gelmesiyle birlikte, Pazar Pazar calismak zorunda olan beyum aldi esyalarini central parka tasindi :) O isini yaparken, ben de blogumu yazdim :)) Yesilligin icinde cik cik oten kuslar, kovalamaca oynayan sincaplar, piknik yapan sevgililer arasinda guzel bir calisma oldu :)) Hmm, bak central park'in hikayesini de yazabilirim yakinda (hele bir once ir kitapta o bolume geleyim :P)



Sunday, February 5, 2012

Super Bowl XLVI

Düne kadar bu Pazarın, Amerikan Spor takvimindeki en önemli Pazar akşamı olduğunun farkında değildim.

Hayatın durduğu 46. Super Bowl akşamı şu an itibariyle başlamış durumdadır!!

Saat 18.00 ve New York Giants'ın New England Patriots'larla karşılaşacağı maçın düdük çalmasına 30 dakika var ama Maç öncesi program canlı yayına başladı bile.

Benim için tabii SuperBowl henüz tam olarak anlamlı bir spor gecesi değil, umarım zaman içinde ben de bu gecenin keyfini çıkarabilecek kadar uzmanlaşırım bu Amerikan futbolu konusunda :-)

Ama şimdiden reklam dünyasının görücüye çıkarabilmek için milyon dolarlık reklam sürelerinin alındığı bir geceye adım attığımızı biliyorum ve hayatımda ilk defa bu geceye canlı canlı tanıklık edeceğim için de heyecanlıyım! Hatta Youtube'dan bazılarını şimdiden seyrettim :))

Olayın ciddiyetini tam anlayamasam da, galiba Super Bowl gecesinin benim gözümdeki asıl anlamı arkadaşlarla bir araya gelinip acılı tavuk kanatlarının yendiği, bol bol bira içildiği bir "dostlar" buluşmasını temsil etmesi gibime geliyor :-D E tabii bir de şampiyonluk gecesi.


Şampiyonluk demişken belki de bu Super Bowl'un ne olduğunu da anlamakta fayda var (e bir zahmet di mi :-P)


Günümüzde 111 milyon kişiyi ekran başına çektiği söylenilen Super Bowl Maçının ilki 1966 senesinde oynanmış. O dönem 2 ayrı Profesyonel Amerikan Futbol liginin olmasından ötürü ve bu iki ligin birleşmesinin ve NFL'in kurulamasını sağlayan anlaşmanın yürülüğe geçeceği 1970 senesine kadar, her iki ligin şapiyon takımlarının karşı karşıya geldiği bir Şampiyonlar Şampiyonası olmuş.

1970 senesinden itibaren, profesyonel Amerikan futbol takımları iki ayrı konfederasyona ait takımlar olarak ayrılmışlar. Her Konfederasyonun kendi şampiyonluk maçı olsa dahi, hepsini bir çatı altında buluşturan NFL'e (Ulusal Futbol Federasyonu) mensup takımlar oldukları için, nihai kupa ve şampiyon Super Bowl kupasını eve götüren takım olmaktaymış (umarım doğru anlamışımdır!-dedim ya, yeniyim ben de bu konuda :-P).


Her sene yaz sonu başlayan lig maçlarının sonucunda, iki konfederasyonun şampiyon takımları, Super Bowl kupası için karşı karşıya gelmekteler.



Evet, Kelly Clarkson şimdi de canlı canlı ABD Milli Marşını söylüyor :-) (ben de kendimi olay yerinden bildiren bir gazeteci müsvettesi sandım birden :-P)


Evet, ne diyorduk??.. Hmm, evet.

Super Bowl kupasına Vince Lombardi Kupası ismi verilmiş. Vince Lombardi, ilk SuperBowl maçını kazanan takımın antrenörü olmakla birlike, kariyeri boyunca hiç bir sezon kaybetmeyen Amerikan futbolu antrenörü olarak NFL tarihine geçmiş bir kişiymiş (ki ismi de kupaya verişmiş işte ).

Super Bowl'un bir başka özelliği de oynanan senelere göre adlandırılması yerine, Roma rakamlarıyla sıralanmasıymış. İşte o yüzden bu sene oynanan Super Bowl maçı da 46ıncı olmasından ötürü, Super Bowl 2012 yerine, bu şekilde karşımııza çıkmaktadır: Super Bowl XLVI :-)





 Şimdilik benim için sadece Amerika'da hayatın durması anlamına gelen Super Bowl gecesi hakkında ne yazık ki şimdilik bu kadar bildirebiliyorum. Amerikan Kültürüyle daha haşır neşir oldukça farklı bir bakış açısıyla tekrar yazacağıma eminim bu gece hakkında. E eliniz boş dönmeyin, bu gece görücüye çıkan birkaç reklamlı birlikte seyredelim bari: 



















İlk yarı arasındaki show'da Madonna sahne alacakmış, ben de bari kendisini beklerken biraz çips yiyeyim :-)


Not not not: Pazar gecelerini geldiğimizden beri eve ısmarladığımız Tavuk Kanatlarıyla film seyrederek geçirmeye karar vermiştik. Ancak Super Bowl Pazarı olduğu için bu akşam hiç bir restorandan ne online ne de telefonla tavuk kanadı siparişi veremediğimizi öğrendim. Önceden satın alınıyormuş! Neyse, bir dahaki seneye hazırlıklıyım işte :-P

foto kaynak: wiki ve youtube 

Sunday, January 8, 2012

Ayucuk

Ayuuu pur pur pur!!! Neden orada otururlar neyi beklerler, verdikleri mesaj nedir hiç bir fikrim yok ama aralarına oturup bir sokulasım geldi :))


Ahahaha, fotoya her baktığımda aralarında geçen konuşmayı bile duyar gibiyim:-Zülfü sana diyorum, bak resmimizi çekiyorlar, düzgün otur, düzgün !! - Hanım, bak bu iki etti..... Bir rahat oturtmadin şurada! - Posted using BlogPress from my iPad

Wednesday, December 21, 2011

Kamu oyu yoklamasi

Ey sevgili okur!!! Her memkeet degisikligide neden hala " bruksellahanasi" ismiyle yazi yazdigimi kendi kendime soruyorum. Cevabim beni hicbir zaman tatmin etmese de bu isin "yapilabilitesi" gozumde mi buyuyor ne, her seferinde blogumu tasima kararimdan vazgecmis buluyorum kendimi... Sorarim size: artik bruksellahanasi'ni her gittigim yere tasimayi birakayim mi? Oof, simdi bir de yeni blog ismi bulmak gerekcek... Hmpf :( Not: bu yaziyi da yeni oyuncagim tabletimle yazdim, bakalim yayinlaninca nasil gozukecek...

Sunday, December 4, 2011

Blue Note

Sakin başlayan bir Cumartesi gecesinde, aylak aylak west village sokaklarinda dolaşırken kendimizi Blue Note'ta bulduk.

Galiba NY'un bu beklentisiz başlayan ama süprizlerle dolan gecelerine aşık oluyorum :))

Bu akşam Blue Note'ta çalan baba grupların aksine "hip hop with a certain perspective" diye kendilerini tanimlayan Mental Notes grubunu dinledik. Çok keyifli oldu :)

Ben de yavaş yavaş hip hop jargonunu çözmeye gayret ediyorum :)) Çalışmalara devam!!

Blue Note@ 6th Avenue and MacDougal

Sunday, November 27, 2011

New York'ta bir Brukselli :))

Bruksellahanasinin ve Bruksel'de azcik da olsun vakit geciren herkesin, sadece yagmurdan illallah dediginde degil, bayilarak da gunun her saatinde ugradigi ekmekcisi/kruvasancisi/cay evi/sohbet mekani/sicak cikolatacisi/nutellali ekmekcisi.... LE PAIN QUOTIDIEN, adeta New York sosyetesinin gozde mekani haline gelmis durumda !!!

Dedim ya, her yer tadinik... Duydugumuz kadariyla sadece bizim mahalledeki Le Pain Quotidien'i isleten degil, New York'taki butun subelerini de Turkler isletiyormus :))




Not: Burada da noel sarkilari caliyor surekli!!!!!! Ciyaaaaak!!



Mobil yazi ikiiii - Ben bu isi kaptim bebegim :P

Mobil yazi Numero Uno!

Kac zamandir bloga disaridayken bir seyler yazmak istemisimdir; olay yerinden bildirmek ve sicagi sicagina fotosuyla hemen paylasabilmek bunu...

Dualarimin kabul oldugu gun bugunmus :)) Fonda da (icimden tabii) bangir bangir "haleluya" sarkisini caliyorum :P

Ee blog artik telefonuna kadar gelmis, bir denemek lazim hemen :)) (pazar pazar yataktan kalmadan yani)
:P)

Hmm, tabii insanin yazacak bir seyi olmali. Öö... Aaa durun durun buldum !!!!

Dun ne yapacagimizi tam bilmeden attik kendimizi sokaga, once guzel bir brunch (ben ayiptir soylemesi cok pis egg benedict ve florentine hastasi oldum... Bir de her cesit bagel'e BAYILIYORUM!!!)

Neyse, dun iste oyle nereye gittigimizi bilmeden basladik yurumeye. Yuru babam yuru; oraya bak, suraya bak, yurumeye devam et. Bir ara home depot'ya ugra (buranin bauhaus'u) ve bayginlik gecir, sonra gene yurumeye devam..

Non stop saat 4'ten 11'e kadar yuruduk!!! Pardon yalanim olmasin, bir tek arada 1 saatlik kahve molasi verdik o kadar :))

Iste bu sehrin adami boyle yurutmesine bayiliyorum. Sogukta bile yuruyor insan!

Neyse asil konum yurumek degildi, asil konum yururken habire fotosunu cekecegin bir unlu bina, unlu mekan, unlu cadde ve sokak gormek :)) Bunu da komik ama hos bir sekilde new york'un buyusune kapilmis turist surusuyle beraber yasiyor olmak :P

Aaa bak burasi surasi diyorsun, hadi gelmisken bir resim cekelim. Sonra bir bakiyorsun sagin solun, onun arkan her yer ayni kareyi cekmek isteyen turistlerle sarilmis :)) Bir de utanmadan senin poz fikrini de caliyor bazilari :P

Yurumeye devam derken hoooop yeni bir atraksiyon ve gene ayni manzara.. ve gene ayni turistler!! Bir etti, iki etti, uc etti.. Dedim Ilker'e bari tanissaydik bazilariyla :))

Neyse biz yurume ve sebeklik maratonumuza devam ederken, bir de sunu fark ettim: noel sarkilari bende alerji yapiyor. Bayginlik geciriyorum, her yerde istisnasiz basladilar pes pese noel sarkilarini calmaya.. Bir dinlersin keyiflenirsin, iki dinlersin sozleri mirildanirsin, uc dinlersin azicik yerinde oynamaya baslarsin, ama 4,5,6,7,8,9...... dinlersen ciglik atasin gelir!!!


Daha once demistim ya, burasi abartilarin, cok'larin, en'lerin ulkesi.. En cok susleme, en cok noel sarkisi, en cok aydinlatma, en gosterisli vitrinler, en fazla hediye cesidi, en buyuk noel agaci en, en, en, en.... Hepsi de burada iste! Kacisin yok!!


Ama ben burayi en cok yurudugum sehir numero uno olarak hatirlamak istiyorum simdilik :))

Bugun hava da cok guzel, dunden sonra ilker'i ikna edebilirsem, Central park'ta yurumek istiyorum bugun :)))


Hadi bana jingle bells'li yuruyusler (cildirip kafama bir noel babasi sapkasi alip gezmeme az kaldi!!)