Showing posts with label Makinist Lahana. Show all posts
Showing posts with label Makinist Lahana. Show all posts

Tuesday, September 18, 2012

Hemingway'in pesinde...


Artik sonbahar geldi galiba. Bu sabah korku filmlerini andiran ugultulu bir eve uyandik, disarida ise pis bir yagmur yagiyordu..

Insanin keyfi hava sogudukca artar mi hic? Valla benim artiyor, zaten bir kac gundur aksamlari ince bir montla cikmanin dayanilmaz mutlulugunu da yasiyorum (diger adi 35yas krizi kirmizi deri ceketim), degmeyin keyfime!

Insanoglu boyle iste. Firildak. "Ah, Bruksel gunleri aaaah" dedigimiz anlar da giderek siklasiyor .mesela Su blogu azcik takip eden varsa, Bruksel agziyla kus tutsa bana yaranamayacagini bilir..Ama sanirim yasla alakali bir degisim bu. Hayatla ilgili beklentiler giderek degisiyor gibi...

Neyse, baslikla alakasi olmayan bir girizgah oldu bu. E yazmaya yazmaya elim paslanmis, hos gorun artik beni :(

Televizyon kanallari dizilerin sezon premier'ini yapar ya, ben de Bruksellahanasinin 2012 SonbaharKis sezonunu aciyorum gitti valla!!! :D

Yeni yayin donemine bir onceki sezon kadigimiz yeri hatirlatmakla baslayalim:


Friday, February 17, 2012

Asimo'yu beklerken... iRobot


Decalage Horaire'in (tıkla) yazarı Damla'nın hatırlatmasıyla, artık o kadar da yeni olmayan "ailemizin yeni ferdi" iRobot'umuz hakkında bir şeyler yazmanın artık vakti geldiğini anladım :-)

Bizim evdeki çocuğun (beyim olur kendisi), tanıştığımızdan beri bir robot merakı vardı zaten. Brüksel'de iş yerinde bir robotları varmış hatta, zaman zaman gözlerinin içi parlayarak bizim aynısından alacağımız günü iple çektiğini anlatırdı :-)

Ne yalan söyleyim, beni de heyecanlandırıyordu bu düşünce. Evde benim yerime yerleri süpürecek bir robotun olması hiç de fena bir fikir değildi hani ! Hatta daha gelişmişleri olsa keşke diye de düşünürdüm, şöyle ütü yapanı, toz alanı... Hani Japonların icat ettiklerine benzer bişi olsa da "ev işlerinden" yırtsak diye ;-).
Hatırlarsanız Honda insan boyutunda (tamam, minik insan boyutunda) Asimo isimli bir robot yaptı bile. Bir tane daha vardı hatta tekerleri olan, onu da bulaşık yıkarken, çamaşır makinesi doldururken seyretmiştik haberlerde..





Ah, ah... belki Asimo'nun evimizin yeni ferdi olmasına daha çok var (10 sene veriyorum ben bu işe) ama biz şimdiden fütüristik takılıp, Asimo'yu beklerken iRobotumuzla mutlu mesut yaşamaya başladık bile :-)
Tam ismi iRobot Roomba 560 olan robotumuz her gün programlandığı saate uyanıp, 2 oda bir salon boyutundaki evimizi (bazen kaytararak) bir güzel süpürüyor (yihuuuu!!)

Aşağıdaki video ilk alındığı gün çekilmilşti. Evi daha yeni tanımaya başlıyordu. O yüzden kafayı gözü vura vura duvarları öğreniyordu. Öyle küçük durduğuna da bakmayın, akıllıdır kendisi: artık öğrendiği için evi  hiiiiiç bir yerini vurmadan oda oda dolaşıyor serseri :)





Biz ilk gün Ferdi ismini koyduk kendisine fakat hala cinsiyeti konusunda emin değiliz sanırım... bir gün "söyle oğluna saklanmasın yatağın altına" diyoruz, diğer gün "senin kızın gene kaytardı bugün" diye bahsediyoruz kendisinden. Evet, evet, dedim ya size, ailemizin parçası haline geldi :-D Neyse, bu cinsiyet ve isim konusunda en kısa zamanda bir karar vermemiz gerekiyor, kafası karışıyor garibimin :-)

İşlevsel olarak Ferdi'den bahsetmem gerekirse, ki sanırım asıl merak konusu da bu, benim için çok büyük bir rahatlık oldu diyebilirim.
Şimdi, boyutunun küçük olduğuna bakmayın, her gün 1- 1,5 saat boyunca yerdeki tozları toplayan bir "süpürge" olması son derece hayatımı kolaylaştırıyor. Akıllı olduğu için de evin duvarlarını tanıyor, kapıları biliyor, kestirmeleri öğrendi ve mobilyaların nerede olduklarını da ezberlediği için hiç birine çarpmadan sadece ucundan toz alarak "süzülerek" işini yapıyor.

Toz haznesi küçük olduğu için her iki güne bir boşaltmak gerekiyor. O tozları boşaltırken bu minicik robotun o kadar tozu nasıl topladığını merak ediyorsunuz zaten :-)

Benim Ferdi hakkında bir tek şikayetim olabilir o da elektirkli süpürge gibi gürültülü olması. Hakıszlık etmeyim (vicdanım el vermedi bak :-P), aslında daha az gürültülü ama gene de evde bir "vvvvzzzzzzzzz" sesi çok dinlendirici değil. O yüzden bazı günler temizliğe başladığında düğmesine basıp durduruyorum, sonra evden çıkarken tekrar başlatıyorum ;-). Hmm, bir de etrafta ucu boşta duran kablolarla oynamayı çok seviyor. Öyle durumlarda zatene "dülülüüüüü" diye bir ses çıkarak, ayaklarını sıkıştırdığını haber veriyor. Gidip kurtarmak gerekiyor, diyorum ya yaramaz bir çocuk gibi!!

Kaytarıcı demiştim bir de değil mi? :-P Bazı günler bizim yatak odasını es geçiyor mesela.. Ben de alıyorum bizim odaya kapıyorum ve temizlemeden çıkmak yok diye de sıkı sıkı tembih ediyorum. 30 dakika sonra kapıyı açınca, kendisi zaten pıtı pıtı salona geri geliyor. Suçlu olduğunu bildiği için de, azıcık daha etrafı süpürür gibi yapıp, sonra yuvasına geri dönüyor ;-)

Eğer bizimkisi olmasaydı bu evde, buradaki tozlanmayı düşünecek olursak herhalde ben haftada 3 kez elektrikli süpürgeyle evi süpürüyor olurdum! Onun yerine haftanın yedi günü benim yerime bunu yapan minik bir robotun olması çok güzel bence.

Her ne kadar bir yerde azıcık toz kalsa bile, bu işi her gün yaptığı için ertesi gün orası da temizleniyor. Yani bizim alıştığımız gibi, derinlemesine bir süpürme beklemeyin.. Ama 7 gün çalışıyor olması bence affetiriyor bu kusurunu :-) E haftada iki kere de vileda yaptık mı ev mis gibi oluyor ! Hatta şunu söyleyim: temizlik için ekstra yardıma ihtiyaç duymadım şimdiye kadar.

Artık fiyatları da makul bir seviyeye geldiği için eğer eviniz müsaitse (bence apartman daireleri için ideal), hiç düşünmeden piyasa araştırmasına girin derim.

Bizim oğlan temel modellerden iRobot Roomba 560. İnternet üzerinden, amazon.com'dan aldık biz. Hiç bir sıkıntı olmadan geldi, gayet de güzel çalışıyor :-) Yanında ekstra filtre, fırça ve iki tane lighthouse (deniz feneri) aldık. Lighthouse dedikleri, Roomba'ların girmesini istemediğiniz bir alanın önüne görünmez duvar çizen bekçi aslında. Çok işe yarıyor, özellikle eve henüz mobilyalarımız gelmediğinde, bütün elektronik eşyaların kabloları ortalıklaydı, biz de oraya girip elini ayağını kabloya sıkıştırmasın diye o bölgeye bekçi, yani lighthouse koymuştuk :-)

Evinde kedi ya da köpeği olanlara da müjdem var, Roomba özel olarak hayvan tüylerini de toplaması için ayrı bir model daha çıkarmış. Galiba 570 serisi. Kedi tüyünün gıcıklığını bilen biri olarak, bence çok yerinde bir karar olmuş !


İnsan farkına varmadan evdeki bu minik robotla iletişime geçmeye başlıyor. Mutfatka iş yaparken "Bak dolaşma ayağımın altında, eziceğim şimdi seni" dediğim çok olmuştur, "bak gene peşimden geliyor" sık sık telafuz ettiğim cümleler arasında :-).  O uslu uslu yuvasında şarj olurken, akşamları da kendisinden bahsedilebiliyor hala: "kaytardı mı bakiim bugün?", ya da "seninki gene misafir odasına girmiyordu, ben de kapadım onu içeriye" gibisinden konuşmalar sık sık geçebiliyor mesela :-D


Evet, uzun lafın kısası: Bir noktadan sonra evin bireyi haline gelen bu minik akıllı robot'u, Abisi Asimov'u beklerken, bizlere yardımcı olması için herkese tavsiye ederim :)) 


Wednesday, December 21, 2011

Kamu oyu yoklamasi

Ey sevgili okur!!! Her memkeet degisikligide neden hala " bruksellahanasi" ismiyle yazi yazdigimi kendi kendime soruyorum. Cevabim beni hicbir zaman tatmin etmese de bu isin "yapilabilitesi" gozumde mi buyuyor ne, her seferinde blogumu tasima kararimdan vazgecmis buluyorum kendimi... Sorarim size: artik bruksellahanasi'ni her gittigim yere tasimayi birakayim mi? Oof, simdi bir de yeni blog ismi bulmak gerekcek... Hmpf :( Not: bu yaziyi da yeni oyuncagim tabletimle yazdim, bakalim yayinlaninca nasil gozukecek...

Tuesday, June 28, 2011

Deli kızın günlüğü


Kılımı kıpırdatasıım yok...

Sanırım bütün işler bitince kalakaldım birden. Ne yapacağımı şaşırdım. Dışarı çıkasım hiç yok. İç sesim ama şunu söylüyor: Deli misin sen? Roma'da evde mi oturulurmuş?? Valla oturulur. Ama artık Roma'nın en güzel yerinin olduğu, yani salondaki koltuğun olduğu evde değiliz (bkz Ponte Milvio yazısı), ama olsun, gene de evde sakin sakin oturmak istiyorum. Kılımı kıpırdatmadan saatlerce boş boş dijitürk seyretmek istiyorum. Ama evde kablo, çanak hiç birşey yok ki...

Tv olmadığı için ben de kendimi kitaplara verdim. Bir solukta, hüngür hüngür ağlaya ağlaya, Uçurtma Avcısını okudum. Ama bitmesin diye de kendimi okumamaya zorladım... Bir kitabı çok sevince, bitmesini istemiyorum. Bu sefer de ağırdan almaya başlıyorum ama bu da beni krize girmiş eroinmana dönüştürüyor :-/ Yok ağzımdan salya malya akmıyor, o kadar da değil :P Ama gene de komik bi durum çünkü bu krizi atlatınca bambaşka yeni krizlere giriyorum: Bir kere o kitabı bitirip tekrar "okumaya" başladım ya,  bu sefer de okuma dozumu tutturamıyorum ben.. O kadar çok kitaba boğarım ki kendimi, yarısı heba olur. Nasıl mı? Hepsinin ilk 10-15 sayfasını okurum, içlerine kitap ayraçlarımı yerleştiririm.. Bu arada, kitap ayracımı sevmezsem, kitaptan da soğurum (evet arızalıyım)... Sonra o kitaplar arasından bir sonraki "tek soluğu" bulduysam eğer, ona dalarım. Bulamadıysam, sıradaki en iyisiyle devam ederim. Ama aklımın ucunda almak istediğim ama "abartma aslı" diyerek bıraktığım diğer kitaplar olur. Bir yandan da başlayıp beklemeye aldığım diğer kitapları da merak ederim... Bunun sonucu, bu ruh halindeyken okuduğum 2.ci ve 3.cü kitaptan pek birşey anlamam.. Hevesim kursağımda kalır ve 4.cü, 5.ci, 6.cı kitaplar da heba olur işte..

Şu an 2.ci ve 3.cü kitap arasındaki geçiş sürecindeyim.. Allah akıl fikir versin!

----

Sıkıla sıkıla iş için  ve oyumu kullanmak için Ankara'ya gittim. Seviyorum Ankara'yı ama daralıyorum her gidişimde. Sanırım yapacak birşeyiniz olmayınca insan evinde, yurdunda bile duramıyor uzun süre.

İşin güzel tarafı ilk hafta abimle birlikteydim. Çok keyifli oldu ama ben gene cadılığımı yaptım. Cadı sesimi duyunca kendim bile korktum ve utandım. Neden hep sevdiğin insanlara çekilmez suratını gösterir ki insan? Arızaların en büyüklerini eşe, anneye, kardeşe yapmaz mıyız?

Roma'dan geldiğim akşam abim beni havalimanından aldı. Bu benim için çok garip bir durum çünkü 1 senedir hayatım havalimanlarında, uçaklarda geçmeye başladı ve Havaş'a o kadar alışmışım ki, birisinin beni havalimanından alması fikir olarak bile bana çok garip geldi :))

O akşam bir de ayağımızın tozuyla bahçede mangal yaktık, oooh mis gibi :))  Gece yarısında bütün mahalleyi mangal kokusuna boğmamıza rağmen ve o saate yediğim şişler yüzünden gözüme uyku girmemiş olmasına rağen, pişman değilim :D Gene olsa, gene yaparım!

Kitaplara geri dönüyorum, sallantılı bir viraj alıyoruz, kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik konuma getirip, masalarınızı kapatınız lütfen. Virajın sonunda konuyu azcık toparlamış olma umuduyla, birazdan görüşmek üzere :))

Yukarıda zaten söylemiş olduğum gibi, Ankara'da elimden düşürmek istemediğim, bitmesin diye de birer sayfa, ikişey sayfa okuduğum Uçurtma Avcısının verdiği hazla,  gözüm dönmüş bir şekilde attım kendimi Remzi Kitap evine... Bu seferki krizimin kurbanları: The Other Hand (Küçük Arı), A Thousand Splendid Suns (Bin muhteşem güneş), Sunset Park, Lady Chatterley's Lover (Leydi Çaterley'in sevgilisi) ve Hava Kurşun gibi Ağır...

The Other hand'e Ankara'da başladım ve geçen gün (sonunda) bitirdim...Ama dediğim oldu gene:  2.ci kitap kesmedi beni :( Eksik kaldım gene Yok, yok yanlış anlaşılmasın aman.. Çok güzel bir roman, gene gözyaşlarımı tutamadan okudum ama kesmedi beni  işte bir türlü. Tabii, bu arada, ben gene Bin Muhteşem Güneş'in ilk 40sayfasını dayanamayıp okumuştum. Ve kendimce, okuma maratonumun son kitabı olmasına karar kılmıştım.. Uçurtma Avcısıyla aynı duyguları yaşattığı için hemen okuyup bitirmek, harcamak istemiyordum açıkcası.. Şu an karasızlık içinde, bir yanda, baş ucumda Sunset Park duruyor. Diğer yanda, salonda ise Leydi Çaterley'in Sevgilisi bana göz kırpıyor. Henüz hiçbirinin içine dalmış değilim.. Biraz daha sabretmem gerek galiba. Ya da yeni bir Murakami'ye mi geçsem gene?

Utansam mı, utanmasam mı karar veremedim bir türlü ...

Ama zorla bir kitabı sonuna kadar okuyamıyorum  ki ben, izdirap çekiyorum okuyamayınca da. Yemediğimiz ve arkamızdan koşan yemekler gibi, o kitaplar da kovalıyor beni ömrüm boyunca. Nedir bu suçluluk duygusu bilemiyorum. Haklarını yemişim gibi hissediyorum, güzelliklerini göstermeleri için az sabredip, 2.ci bir şans vermemişim gibi hissediyorum. Sanki diğer çocuklardan daha yavaş koşanın yarışını sonuna kadar seyretme zahmentine girmemek gibi, o ipi göğüslerken, o muhteşem finalini yakalarken benim sıkılıp, sabırsızlanıp sırıtımı dönüp gitmem gibi... Nedir şimdi bu? Ben anlamıyorum valla.

Kafayı kitaplarla bozmuş, bu garip halet-i ruhiye içinde, Roma'da, bu sıcakta gene burnumu dışarı uzatmıyorum.

Uzattığımda ise beni eve sokabilene aşk olsun (ayrı bir konu di mi bu gene? Off, tezatlık benim göbek adım!)

Vespa'nın üzerinde sıcak rüzgarın kıyafetlerin içinden püfür püfür eserek geçmesi; güneşin sırtımdan, kollarımdan, dizlerimden süzülmesi... O iğrenç ama bir o kadar güzel arı vızıltısıyla trafiğin içinden geçmek... Ağaçların gölgeleriyle kovalamaca oynamak, sağım klasik Roma, solum rönesans mimarisi diyerek vız vız gitmek anlatılamaz bir haz işte. Beni eve sokabilene aşk olsun :))) Beni Vespa aşığı yapanlar utansın. Ne hallere düşürdüler beni?! Bu sefer de vespa vespa diye krizlere giricem. Neymiş efendim, NYC'de Vespa'ya binilmezmiş. Racon değilmiş, karizma bozulurmuş }:-(

Hmpff!!!!

----

Haziran ayı da geldi geçti, 2011'in yarısını da arkamızda bıraktık. Şaka gibi!

Suzan Miller'in Haziran ayı burç yorumunu okudum. Eee ne demişler, fala inanma, falsız kalma :))  Haziran için bomba bir ay diyordu..

Mayıs için de öyle demiştin bak, iş güç muhteşem diyordun.. Tamam kötü değildi ama muhtşem denecek kadar da değildi hani.. Yoksa ben mi bunamaya başladım.. Hatırlamıyor muyum? Muhteşem bir şey oldu mu yoksa? Bir tek hiç beklenmedik bir iş çıktı karşıma, hem de Roma'ya geldiğim gün. Bu vesileyle, Roma'da da hiç çalışmadım diyemem artık :D

----

Bir sonraki uzun soluklu ve adam akıllı blog yazımı gene Vatikan Müzesine ama bu sefer Rafael'e adayacağım..

İnşallaaaaah! Maaaaaşallah tabii...


Aslında, geçen ay yaptığımız Vatikan Müzesi turumuz hem iyi hem de felaketti. Felaket kısmı bence rehberin iyi olmamasından kaynaklandı. Herşeye rağmen iyi kısmı gene de ağır bastı. Herşeyden önce, sanatına hayran ama kendisine biraz kıl kaptığım Rafael'i sevdim mesela :) Belki de sanatıyla daha yakından tanışma fırsatım olduğu içindir,  mesela Rafael'in odalarını gezebildik bu sefer. Gerçekten de hayran kaldım!  Ağlatacak cinsten güzellikte detaylar var.. Demin resimleri düzenliyordum, ayrı bir Vatikan Müzesi dosyası yaptım. O heykeller, frescolar, tablolar.. bu yaratıcılık, bu beceri gerçekten de yetenek ötesi bir şey bence.. Allah vergisi diyoruz ya. Evet, kesinlikle başka bir dünyadan, başka bir boyuttan ödünç alınmış bir yetenek bu !!

Bekle beni blog dünyası, Rafael'in freskolarıyla dönüşüm muhteşem olacak :D

Çok Yakında!

----

Boyut demişken, Dr. WHO seyredeniniz var mı bilmiyorum ama HASTASI oldum ben dizinin. Zamanda yolculuk falan filan konusu ama çok keyifli ve çok komik bir diziymiş.. İlk bölümleri daha vasattı ama insan 2.ci sezondan itibaren sevmeye başlıyor, hele hele 3.cü sezonda felsefi konulara da el atınca daha bir heyecanla seyreder oluyor :) Mesela bir bölümde "şeytan"la tanıştık. Bilim Kurgu dizisinde Şeytanın ne işi var di mi? Valla çok da güzel yerini bulmuşlardı, aferim İngilizlere :))

----

Bu yazının başlığını yazdım yazdım sildim. Şu son satırları yazarken sonunda bunun ne olduğunu anladım: Deli Kızın Günlüğü! Havalar, bence suç havalarda! Valla! İnsanda beyin meyin kalmadı şekerim, olan zaten azcık bişiydi, o da eridi gitti :))


Ciao ciao!!!

Thursday, March 24, 2011

Volvere !




volvere a encontrame con vosotros

volvere a sonreir en la mañana
volvere con lagrima en los ojo
mirar al cielo y dar las gracias






Aslında hayatım tezatlıklarla dolu.


Çocukluğumdan beri 2 veya 4 senede bir memleket/ev/okul/arkadaş değiştirdim durdum...Arkadaşlarımdan ayrılmak çok zor oluyordu. Nefret ediyordum bu ayrılıklardan. Ev ve mekan değişikliği ama çok hoşuma giderdi. Yeni bir ev, yeni bir oda, yeni bir mahalle  çok heyecan vericiydi.  

Aradan 30 sene geçti, dönüm noktaları yaşandı, hayatla ilgili karalar alındı ama nedense ben gene kendimi bu göçebe hayatın içine atıverdim.. Mazoşit miyim yoksa genlerin bir cilvesi midir bu? 

Bakmayın ama hala nefret ediyorum ayrılıklardan. Aynı aksilik, hala mekan değiştirdikçe mutlu olmaya devam ediyorum ama! 

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler adama! Biri olmadan, diğeri olmaz ki? E sen buna hala alışamadın mı? diye de sorarlar. Ya da en basiti: zorun neydi kardeşim?? O kadar dırdır edeceğine o zaman otur oturduğun yerde!

Dır dır etmene rağmen, seviyorsun bu hayatı, kabul et... Evet, ediyorum.  Sevdiceğimle bir orada bir burada kamp kura kura, hayat akıp gidiyordu, tek derdimiz ailemizden, dostlarımızdan uzak olmaktı... Ama ben bununla yetinir miyim?? Ben ne yaptım, hayatıma renk gelsin diye (işe döndüğüm anda, bu yazdığımı inkar ederim haberiniz ola- bu kadar da dansözümdür ahahaha :P), benim de elim iş tutar demek için, gittim iş edinmekle yetinmedim, bir de üstüne en hareketlilerinden birine talip oldum! Valla aklımı peynir ekmekle mi yedim ben?? Sıcacık evinde, yediğin önünde, yemediğin arkanda. Kırmızı ojelerini sürüp briç partilerine gitmek varken (bu da bayıldığım bir klişe!), ne zorum vardı benim? Her ayrılık yaklaştıkça, ciddi ciddi kendime soruyorum. Zorum ne benim? 

Roma'dan ayrılıp iş için Türkiye'ye dönmem gerekiyor ya.. Gene dırdırlarıma başladım. Ggene ayrılıklardan ne kadar nefret ettiğimi hatırladım! Hayatımda aldığım kararlara anlam bulmaya çalışıyorum, neden? Hele bu ayrılık bir aya yakın belki de daha uzun süreceği için çok acıtıyor canımı. Herşeye isyan eder duruma geliyorum! Zorun ne kardeşim, bişeyi sevmezsen yapmazsın. Bu kadar basit değil midir olay?? (bunları dedikten sonra da nankör kedi gibi hissediyorum kendimi).

Bir de utanmadan şunu diyordum ya:  Rüyaların gerçek olduğu ülke'ye, o çılgın NYC'ye taşınınca, ben mesleğimden vazgeçmeyeceğim... Gidip gelirim ayol, ne var ki bunda?  Gerekirse 3 ay orda, 3 ay Türkiye'de kalırım... Hmmpf!! İnanmıştım da söylediklerime, ciddiyim!


Yok kardeşim, o kadar da kolay değilmiş! Hele bu ayrılık çok daha farklı bir ayrılıkmış... İnsanın 2 ayrı evi olması, iki evinin de yuvası olduğu anlamına gelmiyormuş. İşinin olduğu yer yuvanla aynı yerde değilse hele... buyur seç beğen al ayrılık acılarından bir demet. Yuva dediğin sıcacıktır. Akşam gününü anlattığın, derdini paylaştığın yerdir. Mutluluklarını paylaşıp, 10 misline çıkartan yerdir orası. Canını acıtan birşey olursa, kuvvet bulacağın yerdir, destek alacağın yerdir. Uykuya huzurla dalmanı sağlayan yerdir yuva. 

(Yuva ve dostluk aslında ne kadar da birbirine benziyormuş benim için.. Hmm??) 

Hani nerde şimdi o : "Kariyer de yaparım, çocuk da yaparım"lar?? Önce birini becer, sonra diğerine sulanırsın!! Tısssss... Valla tısladım. 

Nefret ediyorum ayrılıklardan!!! (burada kaşları çatık, kollarını göğsüne kapamış, kafasını bir o yana bir bu yana sallayan japon çizgi karakteri bir minik kızı canlandırıyoruz gözümüzde)

- Önce sürekli arkadaşlarından ayrılırsın... Nefret etsen bile alışırsın ve bir süre mektuplaşırsın (çok pis mektup yazardım var ya, her hafta 10 sayfalık mektuplar yazardım arkadaşlarıma, kuzenlerime.. hey gidi günler, hey!)
- Sonra büyürsün, okumaya uzaklara gidersin. Bu sefer genç kızken habire kavga ettiğin anneni, babanı, abini çok özlersin. Burnunda tüterler, gene sayfalarca mektuplar yazarsın her hafta. 
- Sonra evlenirsin, haydaaa kompile mekan değişikliği! Artık mektupların yerine emailler alır. Arkadaşların da dünyanın dört bir yerine serpilmiştir, ailen de uzaklardadır.. Evdeki yabancıya alışmaya çalışırsın :D Zordur, zor..
-Sonra, kendini bulmana yardımcı olan meslek için bu sefer tam da alıştığın, birlikte yuva kurduğun kişiden ayrı kalırsın. Ama şanlısındır, ailen artık sabitlenmiştir :) Fakat dostlarından geriye kimse kalmamıştır... gene bir yanlızlık, gene bir uzaklık... 
- Yuvanın mekanı değişir, senin ise 2'ye bölünmen gerekir, kendini bulduğun o işin cilvesini görmeye başlarsın... Ailen bir yerde, kocan başka bir yerde, dostların desen, yarısı uzaklarda, bir kaçı yanında ama hayat o kadar yorar ki adamı, birbirinize vakit ayıramazsınız... 

Ben istemez miydim, anaokulundan beri tanıdığm arkadaşlarımla aynı şehirde olmak, ailemin bir koşu uzaklıkta olmalarını?  Yuvayı yuva yapan ruh eşimle aynı çatının altında olmak?? İstemez miyim, hı?? Hııırk !! (burun çekme efekti)


sessizlik.... 


Pek bir acıklı oldu yahu. Burnumun direği sızlladı yazarken... Buhuuuu :'-( Bir yandan da  içindeki mantıklı Aslı şunu fısıldadı durdu: "Kızım amma nankörlük ediyorsun. Oturup şükredeceğine, acıların çocuğu moduna girdin. Küçük Emrah kaşlarından kurtul! Derin bir nefes al ve kalk.. Ayrılık dediğin bu sepeblerden ötürü olsun, Dert ettiğin şeylere bak!!!"


Neyse, müziğimizi dinleyelim neşelenelim. Bana enerji veriyor bu şarkı :)

Not: Volvere ispanyolca döneceğim anlamına geliyor.. 




Monday, February 28, 2011

Yalaaaan söylüyorsun, yalan!

Önce Cem Yılmaz'ın aşağıdaki skeçini seyredelim lütfen.



Seviyorum ben bu adamın mizah anlayışını :) O kadar çok seviyorum ki, yaptığı espirileri bile fil hafızamın bir köşesine kazıyorum. Sonra da söylediklerini kanıtlanmış, şüphe götürmeyen somut verilermişcesine bir güzel kabülleniyorum. Ciddi bir sıkıntı yaratabiliyor tabii bu durum... Nasıl mı? Buyrun anlatayım, rezilliğime hep beraber gülelim (Çok gülmeyin haaaa, darılırım yoksa. Ciddiyim!) :P


I.PERDE

Kadın çok sevdiği biricik kocasını bir hafta önce Roma'ya yollamış. Kendisi üzülerek Ankara'da kalmak zorunda kalmış. Uyuz ve sıkıcı bir akşamında faydalı bir iş yapmaya karar vermiş - Gecenin bir vaktinde, can sıkıntısından girişteki aynanın önünü temizlemeye kalkışmış.  O kadar çok ıvır zıvır varmış ki: bozuk para mı ararsınız, buruşturulmuş fişler mi, notlar, faturalar mı, yoksa göz damlaları mı siz karar verin... Kadıncağız, saklanması gereken fişler ve faturalar güme gitmesin diye tek tek, bir güzel ayıklamaya koyulmuş aynanın önündeki ıvır zıvırları. Güzel güzel ayıklarken, değişik bir makbuz geçivermiş eline. Kadın şaşırmış :


"Cica Cica Boom-  Night CLub, Floor Shows, Lap Dancers" ?????  40 Euro ????  

- Ulan Adam... Gidecektin de bana niye söylemedin?? Hem niye bensiz gittin ki?? Aşk olsun yaaa, niye söylemiyorsun gittiğini??? :((( 

Kadının gözü yavaştan seğirmeye başlar, dzzzt dzzzt diye arıza sesleri çıkmaya başlar beyninin bilumum köşelerinden.... 


II. PERDE

 Karı koca Facebook'tan çetleşirler : 

- Amore mio?? Sen hangi arada derede gittin striptize? Hem bana niye söylemedin? Bekleseydin birlikte giderdik? 40 euroluk makbuzu bulmasam söylemiyeceksin? Lapdance makbuzu mu bu? 

- Ne makbuzu? Ne lapdance'i????

- Ahaha :)) Unuttun söylemeyi, di miii?? Şimdi de kafanı toparlayıp, işin içinden çıkmak için zaman kazanmaya çalışıyorsun.. Hadi ordan, hadiii :)) Yeme beni :) Soruya soruyla cevap verme İlker. Valla tam Cem Yılmaz skeçine döndün, haberin olsun :))) Ahahaha :))

- Ya valla ne makbuzu, anlamadım. Hem lapdance makbuzu mu olurmuş?? Neden bahsediyorsun anlamıyorum. Fotoğrafını çekip yollasana, vardır elbet mantıklı bir açıklaması.

- İlker.. (kocaya isimle hitap etmeye başladı mı kadın bilin ki havada gerginlik var) İlker, bak gerçekten de gittiğin için kızmıyorum. Sadece bana neden söylemedin onu anlamıyorum. Ona bozuldum ben :(( Sen böyle uzattıkça da canım sıkılıyor, haberin olsun... 

- Aşkım, ben seninle herşeyi paylaşıyorum! Bunu niye saklayım ki?? Valla vardır mantıklı bir açıklaması. Fotosunu yollasana harbiden. 

- İlker, lütfen yeme beni. Kocaman bir makbuz işte! Hem tepesinde hem sağ alt köşesinde kocaman "Cica Cica Booom- Night Club, Floor Shows, Lap dancers" yazıyor. 40 euroluk makbuz kesmişler işte... 11 Aralık'ta kesmişler... Percorso yazıyor ortada.. (kadının iç sesi: Ööö..) Sağda üstte Taxi no'su yazıyor, öööö.... (iç ses: Aboooo!)

- Ne oldu?

- Hmmm, yok bişi... (iç ses: rezilsin Aslı, rezil !! Nasıl kaçar gözünden şu koskoca yazı ?!)

- Ya, 11 Aralık diyorsun da... Sen o tarihte Roma'da değil miydin? 

- Evet.. o gün Ankara'ya uçtmuştum. (kadının yüz kıpkırmızıdır, başından aşağı kaynar sular akar bir yandan da patlatacak kahkahayı ama nasıl tutuyor kendini utancından). 

- Ne oldu? Yolladın mı fotoyu?

- Hı, hı. Yolladım, yolladım.. Hmmm.. Öööö.... Aşkım?? Bu makbuz şeymiş galiba, şey... Bu makbuz benim Roma-Fiumicino havalimanı için taksi makbuzum....muş...galiba...  Dikkatli okumamışım da.  Ehe ehe ehe :)) Kem Küm, ihi ihi :)) Ama olur mu yaa?!?  Heryerinde Cica Cica Boom yazan taksi makbuzu mu olurmuş??? Koskoca stirptiz yazıyor sağında solunda! Hayret bişi!!! Hmppf !!! (Çevir kazı yanmasın) Ooof yaaa, çok salağım, çook! Koskoca percorso yazıyor ortada onu bile okumamışım !! Oofff  (percorso: yol)

- Muhahahahahaha :)))))))))))))) GZ!!! Dedim ben sana, vardır mantıklı bir açıklaması diye... Muahhahaah :))))

- Yaaaa :(((( Ama, ama... Sen birden kıvırtmaya başkayınca gözümün önüne direk Cem Yılmaz'ın skeçi geldi. Bak nasıl da kıvırıyor dedim içimden, napiiim??? Ehi ehi... Kem Küm :-/ Oooof, çok kıl oldum bak şimdi kendime !!! :(( 

- Muahahahaha :)))))) Alemsin Kadın!!!


ve Perde kapanır... 


Saturday, September 11, 2010

Domo arigato Murakami-san

Sonunda teeeee plajda okumaya başladığım, Ankara'da, Bakü'de ve Roma'da kapak bile açmadığım (aaa pardon son 2 gün gene bir yerlerde bişiler beklerken cappuccino eşliğinde epey bir okuyabilmiştim :)), neyse ama israrla çantamda taşımaya devam ettiğim VE sonunda dün gece bitirebildiğim Norwegian Wood'u ŞİDDETLE tavsiye ederim.

Bende uyandırdığı duyguları tarif etmek istiyorum ama edersem kitabı anlatmaya başlarım ve bunu hiç istemiyorum. Diyebileceğim tek şey: Uuzun süredir okuduğum en güzel romandıOKUYUN!  Çok güzel bir dille yazılmış, keşke japoncam olsaydı da orijinal dilinde okuyabilseydim...

Japon yazar Haruki Murakami ile bu kitabı sayesinde tanıştım- geç bile kalmışım bence- ve diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum dersem abartmadığımı bilin :))

Yarın uzun bir otobüs yolculuğu beni bekliyor ve bavulumda okunacak 2.kitap olarak yanımda taşıdığım "Platon bir gün kolunda bir ornitorinkle bara girer..." var. Birkaç sayfa okudum ama Murakami'den sonra kesmedi.. yok, valla kesmedi. Aynı ayarda, aynı güzellikte bir roman istiyor canım.. Hatta mümkünse derhal bir Murakami daha okumak istiyorum!! 

Ankara'ya varır varmaz önce oyumu kullanıp sonra kendimi Remzi kitapevine atacağım...

Bonus: Bu sene çekilen filminin trailer'ı..  tadımlık :)) ( Fena gözükmüyor valla)



Alakasız Blogcu Notu: Şimdi tarihi yarı final için 12 dev adama hazırlık yapma vakti geldi :)) Heyecan doruktaaaaaaaaaaaaa!!

Monday, April 12, 2010

Previously on...



Evet efendim, gene buluştuk...

Uzun aralar veriyorum ve bundan hiç hoşnut değilim ama yapacak bişi yok.. ya çok yoğun bir dönemden geçiyor oluyorum ya da bulduğum tüm boş zamanlarda enerjimi röşarj etmeye çalışarak geçiriyorum. Buna bir de bahar yorgunluğunu eklersek, zor valla zor...

Neyse, bir ara güneşli bir cumartesi gününde gezilen Ankara Kalesinden bahsetmek istiyorum.. Yanlız fotoğrafların çoğunu başkası çektiği için hala elime ulaşmalarını bekliyorum... grrr !

Resimleri alır almaz o konuda yazacağım, söz.


Bugün bahsetmek istediğim iki film var... Belki bir de son zamanlar bizi saran dizilerden de bahsedebilirim... Bakalım yazı bizi nereye götürecek :)


Eveeeet, birinci film tam bir Hollywood yapımı : Clash of the Titans -3D

Açıkcası ben 3 boyutlu filmleri çok seviyorum, bunu zaten şimdiye kadar anlamışızdır :P

Doğrusunu söylemek gerekirse, şimdiye kadar en iyisi de galiba Final Destination oldu diyebilirim.

Avatar da tabii ki görsel açıdan çok başarılıydı, film sizi bambaşka bir gezegene götürmeyi gerçekten de başarıyor ve 3 boyutlu olması ayrı bir zevk vermiş olsa bile.... bence final destination'ların sonuncusu bu konuda daha başarılıydı (kopan kafalar, kıyma etler daha bir güzel geldi galiba gözüme :P)

Neyse, konumuza geri dönelim,

Titanların Savaşı, isminden de anlaşılacağı gibi Yunan mitolojisine dayanan bir Hollywood filmi. Daha fazla söyleyebileceğim bir şey de yok aslında. Çok tatmin edici değildi. Hikayeyi işleyiş biçimi vasattı ve karakterlere derinlik katılamamıştı ama bence öyle bir niyet zaten yoktu..

Avatar filminin baş karakteri Sam Worthington gene baş roldeydi ama pek bir uyuşktu bu filmde. Silik (uyuz demeke için) bir kahraman olmuştu... (yok avatar'dan bahsetmiyorum, yoksa orada da mı gene aynı duyguları uyandırdı sizde?? Aaaa??)

Peki bu filmde neyi beğendin diyecek olursanız, görsel olarak gene iyi iş çıkarmışlar. Tekrarlıyor olacağım kendimi ama : 3 boyutlu filmleri destekliyorum ben!

Bir de bayıldığım bir başka unsur -dalga geçmeyin sakın- Argos'lu askerlerin saçları oldu! Bayıldım resmen :) Çook yakışmış bence, seksi bile olmuşlar diyebilirim. Erkeklere bu saçın gideceğini hayatta tahmin etmezdim valla :))


Ama belki eteklerini çıkarsanız, mitoloji kokan sahnelerden uzağa koysanız, bir de kot ve t-shirt giydirseniz, aman ne bu saç böyle diyebilirim. Ama yok, filmde çok hoşuma gitti bu saçlar, her sahnede inceledim durdum resmen... Bunun şu sıralar saçlarımın gene kısa oluşu ve çok sıkılmamla alakası olabilir mi acaba?? Hmm?? Bilemedim.


Neyse...


Asıl sırf bu filme bir post yapmam gerektiğini düşündüğüm, bahsetmek istediğim ve gerçekten de tavsiye ettiğim film, Estonya yapımı Klass olacak

2007 yapımı bu drama beni çok rahatsız etti ve bir o kadar da etkiledi. Çok güzel işlenmiş, kamera çok güzel kullanılmış, basit ama çok çarpıcı bir film.

Konusunu tahmin etmek çok zor değil. Evet bir okul dramı, okuldaki şiddet konu alınıyor. Çok zorlayıcı ve rahatsız edici sahneler var--- UYARI!!

Ama bence çok başarılı bir film.

Tavsiye ederim kesinlikle.




Hmm, evet hala bir iki şey yazacak enerjim var :)

O zaman evde seyredilen diğer diziler hakkında yazayım biraz :

- FRINGE

Muhteşem bir dizi !!

X-files ve Lost'un yapımcılarından gene çoook sürükleyici, konu itibariyle hayalgücümüzü bilimle pekiştiren gerçekten de çok başarılı bir dizi. Karakterler çok iyi işlenmiş ve oyuncular da hakkını veriyor :)

X-files seven nesillere sesleniyorum: seyredin !!

Dizimax'te yayınlanıyor şu an.. bir göz atın derim ;)

- The Vampire Diaries

İlk seyrettiğimde, amaaan tam bir Vampires 90210 olmuş dedim (türkçe meali evimiz hollywood'danın vampir versiyonu).

Lisesli gençler, güzel pompon kızlar, yakışıklı vampirler... özetle dizi budur :)

Gene de seyrettik ve bir noktadan sonra göze çok hoş gelen 2 vampir kardeşin kapışması, kasaba halkıyla ilişkileri, bir de tabii vampir oğlan-ölümlü kız aşkı etrafında dolaşan ama gayet eğlenceli olan bir diziye dönüştü.

Eğlenceli işte.

- The Legend of the Seeker

Gene ilk bölümleri offff poffff modunda seyrettim.

Gene bol bol soyunan süper kaslı sempatik bir kahraman- Seeker işte- ve ona sadakat yemini etmiş bol göğüs dekoltesi sergileyen, Confessor dediğimiz taş hatun...

Ama belki hepimizin sevdiği hoş bir fantastik dizi haline dönüşebilir. (biz severek izliyoruz ve 2.sezonun çok daha iyi oturmuş olduğunu söyleyebilirim - ben Mort Sith Cara'ya bayıldım mesela )


Zamanında Zeyna'yı kocaman gözlerle seyreden erkek arkadaşlarımız/kocalarımızın bu sefer bizim ah be şu Richard'ı da habire soyuyorlar, üşütecek yavrucak diyerek seytretmemize şaşırmamaları gerekir ;))

Şaka bir yana, sempatik bir dizi.

Galiba Digitürk'te yayınlanıyor ama hangi kanalda olduğunu bilmiyorum...

---

Son olarak, LOST'un son bölümlerini seyrederken: "oh be, sonunda lost eski haline geri döndü" dedim. Son sezonun ilk bölümleri beni çok baymıştı, belki dizi bitince anlamlanır ama sırf seyretmek için seyrettim diyebilirim..

Neyse, lost gene lost oldu ya, artık iyi bir şekilde bitirecekler inşallah :)



Friday, December 25, 2009

AVATAR




Çoooooooooooooooooooooooook güzeldi!!!!!!

Doyamadım, bitsin istemedim... Bir daha gidilecek zaten :))

Ellerine sağlık James Amca !!!

Gidin izleyin hemen!!!!



Not: Kesinlikle 3D seyredilmeli.. Hatta Ankara'daysanız Gordion'da seyredin... Hem salon rahat, hem de gözlükler ağır değil, hiç rahatsız etmiyor.

Uzatmalı Not: Film hakkında yazacak başka şeyler de var, ilk sahneden itibaren uyandırdığı duygular mesela; bu senaryo gerçek hayattaki birçok şeyi ne de güzel özetlemiş ve görsel olarak da ziyafete dönüştürmüş diye içimden geçirdim sık sık . Eminin aynı şeyler sizin de aklınıza gelecektir ( Ehlen ve sehlen sevgili Apaçi dostlar :))


Tuesday, September 8, 2009

3 Boyutlu hoplama


Eveeet...

Gıcık bir filme gitmek istiyorsanız eğer nacizane tavsiyem:

Final Destination 4 - 3D

3boyutlu filmler gene çok popülerleşmiş galiba... son Harry Potter'ın bir kısmı 3D çekilmişti (laf aramızda en light Harry Potter filmiydi bana göre), BuzDevri3 3boyutlu bir animasyon filmi olarak çıktı ekranlara şimdi ise Final Destination'un sonuncusu kompile 3 boyutlu çekilmişşş...

Aslında severim final destination filmlerini. İyi hoplatır adamı koltuğundan. Sonrada psikopata bağlayıp bütün "görünmez" kaza ihtimallerini birden gözünün ucuyla tarıyorken bulursun kendini :)) Ama bu 3D versiyonu beni benden aldı: çok başarılı bir 3 boyutlu film olmuş. Belki çooook uzun zamandır gerilim filmi seyretmediğim için tadı damağımda kaldı bu film.

Bilemedim valla ama ben bu filmde çok gerildim, iyi tiksindim ve bol hopladım.

Hassas bünyeleri de uyaralım: kopan vücüt parçaları, dağılan organlar çok gerçekçiydi!

Uzun lafın kısası, bu tarzı seviyorsanız 3 boyutlu Final Destination 4'e bayılırsınız bence :)


Ankara'da yaşayanlar için:
bu flmi Cepa'da seyrettik biz ve 3boyutlu gözlükleri gayet kaliteliydi. Tavsiye edilir :)

Sunday, May 3, 2009

Sinemastik Fantastik Bumbastik



Geçtiğimiz haftalarda seyrettiğim ve yazmak istediğim, ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir film var : The Fall

Ben böyle görsel bir şölen görmedim daha önce... Mest bir vaziyette seyrettim, hayran kaldım her kareye. Keşke sinemada seyredebilseydim.

Valla !! O kadar iddaliyim: yok bunun benzeri !! Varsa da bana da söyleyin muhakkak izlemeliyim :)

Sonradan öğrendime göre de hiçbir özel efekt kullanılmamış... Evet evet, kullanılmamış!!

Kostümler muhteşem, mekanlar muhteşem, hikayesi basit ama sürükleyici ve içinizi burkan türden...


Bazı sahneleri Dali'nin tuvalinden canlanmış kareler gibiydi :)

Konusunu anlatmak istemiyorum. Ben bilmeden seyrettim, bence daha güzel oluyor böylesi. Kafanızın içinde hiçbir şeyi kurgulamadan gidip seyretmek en güzeli. Beklentiye girmemek diyeceğim ama beklentiyi şu yukarıda yazdığım satırlarla zaten yaratmış oldum bile, kusuruma bakmayın artık :)

******

Sinemastik fantastik bumbastik konumuzla devam edelim:

Geçen akşam sinemada ne oynuyor diye bakmaya gittiğimizde karşımızda X-Men Origins -Wolverine' in gösterime girdiğini gördük ve hemen bilet aldık :)

Ne ara çekildi de ne ara gösterime girdi ben takip edememişim...

En son 3. filmin son sahnesinde Profesör X' in ölmediğini görmüştük.

Kaldıkları yerden devam ederler diye beklerken, teeee eskilere gitmişler :) E iyi olmuş aslında, Wolverine abinin geçmişini öğrendik.

Yanlız bu sefer sinemada seyretmekten rahatsız oldum ben. Neden mi? Şimdi böyle bol aksiyonlu, görselli, fantastik, "bumbastik" filmlerde ben bi gaza geliyorum ve tezahurat yapasım gelio :P "Yürü beee ! " gibisinden - bir hanımefendiye yakışmayacak cinsten işte :(

Şimdi bir de bu filmin tamamen Hugh Jackman üzerine kurulu olduğunu ele alırsak, tahmin edebileceğiniz gibi bol bol kaslı vücüt sahneleri var. Bana bu sahneler o kadar komik geliyor ki o anda ekrana popcorn,kuryemiş, yani elimde ne varsa atasım geliyor :) Gene "kim turar seni !!" diye de bağırasım geliyor...

E tabii, şimdi fantastik filmler genelde pek kadın seyricilere hitap etmiyor, e Wolverine'i azcık soymak biraz daha çekici hale getirebilir filmi dimi ? Film fragmanına iki kare koysanız yeter, hemen merak uyandırır- yanılıyor muyum yoksa? ;)

E insan o dev ekranda göze güzel gelen şeyler seyretmek istiyor doğal olarak :P Bunda şaşıracak birşey de yok (bakmayın siz dilime düştü bi kere Wolverine!)

Vurdusu kırdısı bahane, kaslısı şahane işte ! ;)

Vin Diesel'in her filmi, Troy'un sevgili baş aktörleri (hafıza tazeleme: Brad Pitt ve Eric Bana), 300 Spartalı'daki boyanmış kaslar, Maximus rolündeki Russel Crowe vs, vs...

Neyse, uzun lafin kısası : o kadar para dökmüşlerdir ki Hugh Jackman'e, tabii ki azcık soyacaklardı (azcık ne kelime?! töbe töbe!)

O komik sahneler dışında (tam saldırı öncesi üstünü çıkaran Wolverine mesela) fantastik film sevenlerin gene çok büyük keyifle seyredecekleri bir 4.film olmuş X-Men Origins bence.

Bakmayın siz takılmama, ben beğendim filmi (hollywood olsun çamurdan olsun grubuna dahil miyim acaba??)

Neyse...

Aa, bir de X-men sevenlere bilmiyorlarsa bir tüyo vereyim bari. Her X-men filminin sonunda, sabırla jenerik yazılarının bitmesini beklerseniz eğer, ekstra bir sahne seyredebilirsiniz.

Bir de, bir de... Cepa'daki sinemaya ilk defa gittim.. Beğendim, koltuklar rahat, ekran süper, gösterim saatleri daha fazla... Güzelmiş yani.

Bumbastik film tanıtım köşemiz bugünlük bu kadar. Yarına bir ödevim var, oturayım artık onu bitireyim bari...

Zaten rapor, yemek, dizi, ödev, blog derken gece oldu gene... Yetmiyor bana 24 saat !! nerede bu devlet? 24 saatlik gün olmaz!! Vatandaş müzdarip!

Sunday, April 12, 2009

Sakin bir hafta sonu

Sakin ve gayet dinlendirici bir hafta sonu geçirdikten sonra, "yoğun Fransızca"yla geçecek Pazartesi ve Salı günleri için enerji topluyorum şu Pazar akşamı...

Yarin sabah yatak odasına giren ve bütün aynalardan yansıyarak beni uyandıracak kocaman güneşle kalktıktan sonra, daha önce bahsetmiş olduğum şarkıyla güne başlamayı düşünüyorum...

Mmm, güzel bir kahvaltı (zeytinli ekmek üzerine sürülecek Pınar krem peynir! :P) ve okuldaki odamızda taze yapılacak bir espressodan sonra kim korkar Y.B hocayla yapacağımız çevirilerden ?? :D

İşte bu benim mini motivasyonlarımdan biri :P

İşin bu kısmı tamam. Yarın sabah güne nasıl başlayacağımı cümle alemle paylaştıktan sonra, asıl bahsetmek istediğim konuya, yani hafta sonunda beni etkisine alan birkaç şeyden bahsedebilirim artık dimi? :)

1. Nicolas Cage'in yeni filmi The Knowing.

Cumartesi akşam şekerli popcorn eşliğinde seyretmeyi hayal ettiğim ama yediğimiz pastadan ötürü midemde yer kalmadığı için kuru kuru seyretmek zorunda kaldığım gayet güzel bir film idi. Yanımda oturan iki çocuğa gıcık olmuş olsam da gıkımı neden çıkarmadım anlamadım, yoksa bu sefer benim yiyemediğim abur cuburları başkası yedi ve yediğini duyurduğu için mi bu kadar gıcık oldum??? Ama bir yandan da bilinç altımda işte bu yüzden onlara kızaman diye sesimi çıkarmadım ?? Hmmm?

Neyse, Nicolas Cage'i çok severim ve çok başarılı bulurum. Görsel açıdan çok iyi bir filmdi bence.

Filmi sevdim sevmesine ama bir tek sonunda biraz "yahu başka türlü de bağlayabilirlermiş" dedirttiler.. Eve gelince internette bağladıkları şekli anlamak için araştırma yapmadım da değil hani... Daha bir anlamlı oldu mu diye sorarsanız: Hayır. Ama genel kültürümü biraz daha zenginleştirmiş oldum :P. Aslında bu da birkaç senedir edindiğim yeni bir huy: ne zaman bir şey seyretsem, ya eve dönünce ya da anında hemen netten araştırmak gibi bir alışkanlık oluştu. İyi bir şey aslında ama bazen dallanıp budaklanıyorum ve seyrettiğim belgeseli unutup internete kaptırıvermiş oluyorum kendimi.

(Ailecek filmin sonunda sarıldıkları sahneyi çok sevdim bu arada. Düşündürttü beni gene uzun uzun... )

Buyrun, belki sizin de ilginizi çeker:


Knowing Trailer 2 - Watch more Movie Trailers

2. Filmin müziği Beethoven'in 7. senfonisi :


002.Allegretto - Dresdner Philharmonie--Herbert Kegel

Bugün çeviri dışındaki çalışmalarımda bol bol Beethoven'in 7. ve 9. senfonilerinden bölümler dinledim...

İyi geldi valla.. insan çok çabuk klasik müziği unutuyor aslında. Arada bir hatırlamak ve deriiiin derin solumak bence ruhunuza iyi gelebilir, bir deneyin belki hak verirsiniz :)

Bu arada dedim ya ben birşey duyduğumda hemen netten araştırırım diye.. Beethoven dinlerken de bir ara hayatını konu alan filmleri bir hatırladım.. sonra da Beethoven'in Bonn'daki evini hatırlamaya çalıştım (aslında gayet net hatırlıyorum gittiğimde 9 yaşında olmama rağmen). Kendime gene kızdım bu vesileyle: Brüksel'de sen yaşa 3 sene ama bir gitme çocukluğunun 5 senesini geçtirdiğin Bonn şehrine.. ayıp valla!! :( Ben bunu çok yapıyorum, gidilecek görülecek yerler yakınsa eğer, hep erteliyorum nedense.

3. Klasik demişken...

"Pazar sabahı erken kalktım bak olmadı şimdi" derken TV'de Hamlet'in film versiyonunu yakaladım... Erken kalkan çok yol alır :P

Othello'nun film versiyonunu da çok sevmiştim.. Hatta Othello'nun hint versiyonunu (Omkara ) bile çoooook sevmiştim. Henüz okuyamamış olduğum hatta seyredememiş olduğum Kral Lear'i çok merak ediyorum uzun zamandır... Belki erken kalktığım bir hafta sonu bir sefer de onu yakalarım TV'de :)

Söylemeden edemeyeceğim Kenneth Branagh (Hamleti oynayan yukarıdaki amca ) muhteşem bir Shakespeare oyuncusu !!!! Othello'da da Iago rolündeydi. İnternetten öğrendiğim ve gene başımın göğe ermesini sağlayan bilgilere göre : kendisi Shakespeare eserlerini sinemaya adapte eden kişiymiş ve Othello hariç çekilen 5 filmin yönetmenliğini yapmış!! E valla erdi ama başım göğe :P


Evet, uzun lafın kısası: keyifli ve sakin bir hafta sonu oldu :)

Uzun zamandır özlemini çektiğim tarzda "ağır çekimde" geçen güzel bir dinlenme fırsatı oldu.

Kim bilir bir daha ne zaman bu rahatlıkta bir hafta sonu yakalayabileceğim? Okulun bitmesine az kaldı ve çalışmalar giderek zorlaşıyor, beklentiler ve stress giderek artıyor... du bakalım, hayırlısıyla bir Final Gününü atlatsak !

Friday, March 6, 2009

Aja Aja Aja


Sonunda Slumdog Millionaire'i seyredebildimmmmmm :)

Miniklere bayıldım, Dev Patel'e -kahramanımız- bayıldım...

Yorucu bir haftayı bu filmle noktalamak iyi oldu.

Yüzümdeki gülümseme beni pazartesi akşamına kadar götürür.. E gerisi de Allah kerim :P

Thursday, February 12, 2009

Benjamin Button ve Jay Gatsby


Hızımı alamadım, dün akşam da Benjamin Button filmine gittim.

İlk olarak uzun bir film olduğunu söylemem lazım. Belki biraz fazla uzundu ama hiç bir şekilde sıkıcı değildi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben biraz hayatın akışına bırakanlardanım kendimi. Beraber gittiğim iki arkadaş ise- özellikle biri- hayata sıkı sıkı sarılan ve bir sonraki adımını çoktan bilebilen biridir. Bu konuda çok uzun konuşmalarımız olmuştur, hayata bakışlarımızı ve beklentilerimizi hep sorgulayan iki arkadaş olmuşuzdur.


Herneyse, filmden çıktığımızda hepimizim halet-i ruhiyesi o kadar farklıydı ki şaşırdım ben gene de biraz. Birimiz karamsar, diğerimiz "Forest Gump olmuş tam bu" diyor, öbürümüz ise "hayat senin elinde, istediğin herşey olursun" diye sayıklıyordu.

Ben etkilendim filmden. Şiddetle de tavsiye ederim. Ruhunuza dokunmazsa brüksel lahanası demiim ben de kendime :)

Kısaca: Forest Gump tadında çok güzel bir filmdi bence.

Uzun uzun anlatamayacağım kadar güzeldi e anlayın artık !


***

Fitzgerald'ın bir de meşhur romanı The Great Gatsby'yi yeni bitirdim...

O da bir o kadar etkiledi beni. Çok güzel yazılmış bir roman.

Okumadıysanız okuyun-not ilk bölüm beni baydı, ortalarda açıldım. İnat ettim bitirecem diye, iyiki de etmişim :)

Ama ben keko gibi merakımdan 1974'de Robert Redford'un oynadığı filmi ararken internette kitabın sonunu öğrenmiş oldum ! :(


Uzun lafın kısası, dediğim gibi anglosakson dünyası beni pek bir sardı bu sıralar, old sport!

Sunday, February 8, 2009

Oscar sezonu benim için yeni başladı


Beklediğim filmler daha yeni türkiye'de gösterime giriyor.

Şaşırtıcı bir durum aslına bakılırsa. Genelde Avrupa'dan önce bütün Hollywood filmleri bizde gösterime girerdi.

Herkesin bahsettiği hiçbir film hakkında bilgi sahibi olamamak çok can sıkıcıydı Brüksel'de yaşarken.

Haydaaa !

Deja vu oldu resmen!

Şu sıralar merak ettiğim ve bahsedeceğim filmlerin çoğu bir golden globe kazanmış ve/veya oscar/bafta ödüllerine aday oldular.

Örneğin:

-Slumdog Millionaire (27 şubat)
-Revolutionary Road (27 şubat)
-The Curious Case of Benjamin Button (bu hafta gösterime girdi ! )


Neyse ki bu akşam gösterime girenlerden bir tanesini seyredebildim:

The Changeling

Angelina Jolie çok başarılı bir oyun çıkarmış, e tabii yönetmen Clint Eastwood ne de olsa :)

Gerçek bir hikayeyi konu alıyor, sinir bozucu ama sürükleyici bir film.

Seyretmeyenlere tavsiye ederim.

Beklediğim filmlerden birinde her geçen sene daha çok beğendiğim Kate Winslet oynuyor.

Titanic filminde ben gıcık olmuştum kendisine. Sebebini valla hatırlamıyorum ama çok gıcık bulmuştum.

Sonra Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı seyredip yavaştan sevmeye başladım kendisini...

Gerçekten de başarılı buluyorum artık kendisini (eminim kendisi de Aslı bir onaylasa beni diyerek bekledi durdu :P )

Hem de gittikçe de güzelleşiyor bence.

Şarap gibi kadın (benim gibi işte :P )

Biraz magazin koktu bu yazı ama olsun, kafa dağıtıcı oluyor.

Sunday, December 14, 2008

Eve siparişin dayanılmaz hafifliği


Dört sene boyunca boynu bükük yaşamışız, haberimiz yok
- aslında vardı ama mutsuz olmamak için unutmayı terçih etmiştik...


Ne zaman, bugün dışarıdan sipariş verelim dediysek, hevesimiz hep kursağımz da kalmıştı.


Taa ki... Ankara günlerimiz başlayana kadar...

Okuldaki odamıza quick china, dominos pizza, döner, pide vs sipariş ettiğimizde her seferinde gözlerim doluyor... caaanım Türkiyem benim :)



E tabii, şimdi iki sene boyunca hep eve siparişlerle besleneceğimizi sanmayın. Bu ilk ayların hevesi.. ben hevesimi çoktan aldım ama İlker 5 senedir bugünleri bekliyormuş :D Birazcık da o alsın hevesini, sonra sağlıklı beslenmeye devam ederiz.

Neyse, bugün bir de bu eve sipariş keyfini In Bruges filmini seyrederek yaptık, ne de iyi yapmışız :)

Bruges'de geçen bir senemizi andık ve güldük -yoksa ağladık mı?

Film hakkında bildiğim tek şey iki tane kiralık katilin gizlenmek için Brüj'e gelmesiydi.

Düşündüğümden çok daha başarılı bir kara-mizah filmiydi... Çok eğlendim ben seyrederken.. Tavsiye ederim.

Mesleki olarak da işime yaradı :P İrlanda aksanı dinledim 120 dakika boyunca :P

Tuesday, April 22, 2008

Redacted

"Truth is the first casualty of war"

Türkiye'de Örtülü Gerçek olarak vizyona girmiştir.

Güzel bir filmdi, tavisye ederim.

Belgesel kıvamında çekilmiş. İnandırıcılığı yüksek.


Ama hazırlıklı olun çok iç karartıcı, rahatsız edici.

Saturday, April 12, 2008

Bollywood Night

Dil Se:



Ayaginin tozuyla Hindistan'dan donen arkidisimiz bizlere yeni Bollywood filmeri getirdi :)
Heyooo!! :D

Geleneksel Hint filmi gecelerimize kaldigimiz yerden devam!

Monday, March 31, 2008

Persepolis




Fazla soze gerek yok aslinda... Seyredilmeli muhakkak!!

Bol bol tuylerim diken diken oldu, gozlerim doldu ve gulerken dusune durdum... Halimize sukretmeli miyiz yoksa oturup aglamali miyiz diye dusunup durdum butun film boyunca.

Bir ara, Ilker'e "Anya yi Konya yi anlamak icin gercekten de yasamak isterdim Tahran'da" derken buluverdim kendimi.. Hala anlayamadigimi varsayarak!

Benim gibi anlayamanlar icin kisa donemli 'yasayalim-gorelim' turlari duzenlemek gerek bence. Aklimiz basimiza gelir mi ki o zaman? Yoksa gene normale donunce herseyi unuttup, kisa gunun kari mentalitesiyle hayatimiza devam eder miyiz??

Monday, January 14, 2008

Captain's Log, Stardate 0801,14

Bu aralar bize bir haller oldu...

Evde inanilmaz egleniyoruz su son gunlerde.. Ama bir halimizi gorseniz, kesin bunlar kafayı usutmus derdiniz :)

Mister Spock desem? Kaptan Kirk desem?
"To Boldly go where no one has gone before" desem? (valla turkcesi bu kadar havali olmuyor, napiim?)

Evet, ben ki Uzay Yolu'nun orijinal dizisini bir kere bile seyretemisimdir, Mister Spok nedir kimdir bilirim! Populer kulturun nasil unutulmaz bir parcasi olmus bu dizi anlayalim artik degil mi :))


Evet, itiraf ediyorum: Resmen STAR TREK NEXT GENERATION-kolik olduk!! Oyle boyle degil :D
Birbirimizle artık "Please report to the living room" veyahut "Inquiry?" seklinde konusmaya baslamamızı bir kenara birakin, gecenlerde bir kedimiz veya kopegimiz olursa ona Jean Luc Picard ismi koymayi bile dusunurken bulduk kendimizi !! :P Simdi benim evde bir de Android Data'nin taklidini yaptigimi da soylersem tam deli damgasi yeriz diye o konuya deginmeden soyle sadece ima ederek konuyu kapadim bile :D

Eger Amerika'da yasasaydik sanirim filmlerde cok gordugumuz sivilceli ve gozluklu entellektuel ama hic populer olmayan cocuklarin gittigi ulusal Star Trek toplantilarina giderken bulurduk kendimizi herhalde :D.. Artık hangi kostumu secerdik emin degilim... Stafleet üniformasi mi giyerdik? Klingonlu mu yoksa Romulanli mi olurduk bilemiyorum valla??

Acikcasi ben de cok uzun sure Star Trek'den haz almadim hic. Eger televizyonda seyredecek daha ilginc birsey yoksa takilir izlerdim ama oyle ozel bir tutkum olmamisti... taa kiii.. Noel doneminde sevgili Belgacom TV yeni bir kanal yayinlamaya baslayana kadar: Sci Fi ! Zaten Ilker bilim kurgu olsun camurdan olsun misali, cocukluktan beri bilim kurgu sevdalisi oldugu icin bu duruma "bir oglunuz oldu" haberinden daha cok sevindigi kesindi :P Ben ise, once mirin kirin ederek sonra da resmen hadi bi bolum daha seyredelim diye tutturarak Star Trek'ci oldum resmen!!!

Evet farkindayim, diziyi sevmeyen birisi veya diziyle cok hasir nesir olmayanlar icin tamamen anlamsiz benim yukarida yazdiklarim... İlker'i oturtsam bloga bu konuda birseyler yazmasi icin size isinlanmaktan tutun, uzayin derinliklerindeki gizeme bile isik tutacak derecede bilgi verir, verirken de gozlerinin icindeki parilti sizi buyuler :) bu cocuk yanlis meselegi secmis diyorum ben bazen.. Astro-fizikci olsaymis valla :))

Star Trek'e ve bize donecek olursak, her bolumde oturdugumuz yerden bir kere kesin Kaptan Picard'a, sonra bir Data'ya bir de Number One/Commander Riker'a tam anlamiyla turk usulu tezahhuratta bulunuyoruz (evet, stadyumlarda futbol takımlarına yapilanlara benziyor bir nevi :D). Bir de, ne kadar dizi karaketeri olursa olsun, biz ailecek Kaptan Picard'i gonullerimizin Kaptani ilan ettik :). Bu arada Picard'i canlandiran Patrick Stewart'ı eskiden beri begenirdik ama boyle her gun pes pese seyrede seyrede daha da bir takdir eder olduk oyunculuk yetenegini.. Zaten Bilim kurgu ve Fantastik filmleri sevenler de hatirlar, X-Men'de Profesor Xavier'yi canlandiriyordu :)

Bugunluk bu kadar bilim kurgu ve Star Trek'cilik yeter galiba ama bitirmeden benim gibi yeni yeni bilim kurgu sevmeye baslayanlar icin Star Trek Next Generation baslamak icin cok guzel bir dizi. Kucuk adimlarla, karaterlerin ustunde durup sonra da konunun guzelligini veya utopik gelecegimizin gayet de guzel olabilecegini dusunup soyle sirtinizi koltuga yaslayip oooh seyredin bakalim Enterprise uzay gemisinin maceralarini :)))

(fantastik ayri bakin, fantastik fimleri herzaman sevmisimdir :P)

Not: butun resimler www.startrek.com sitesinden alinmistir.



Dizinin jenerigi :) belki yeni star trekci arkadaslar ediniriz :D
(Jar Jar Komsum :) tesekkur ederim tuyo icin )