Showing posts with label Roma'da bir Lahana. Show all posts
Showing posts with label Roma'da bir Lahana. Show all posts

Friday, October 28, 2011

Kötü Çocuk Rafa-1

Evet, neden, daha doğrusu kimden bahsedeceğimi anladınız :)

Rönesansın muhteşem 3lüsünün biri hakkına daha önce uzun uzun yazmıştım zaten (Mikelanjelo yahu, hatırlasanıza ! (unutanlar buraya tıklasın))


Diğeri hakkında ise  "yazdım, yazacağım; aman bekleyin; az sonra; bir sonraki yazı; geliyor; şimdi" diye diye size de kendime de illalah dedirttim... Ama artık daha fazla erteleyemezdim, zira Roma'daki son haftamıza girmiş bulunuyoruz :((

Söz vermiş olduğum ama neresinden tutup, bir türlü nasıl başlayacağımı bilemediğim; nasıl toparlayacağım hakkında ise ciddi şüphelerim olan Rafa yazımı burada değil de Ankara'dan (ki ihtimaller çok düşük), daha da kötüsü NYC'den yazmak gönlümde taht kurmuş bu güzel ülkeye ve sanata ihanetten başka birşey olmazdı diyerek... bütün cesaretimi toplayıp konuya tepetaklak atlıyorum :)



Ah Rafa, ah... Ben sana nasıl haksızlık etmişim meğersem. Sebebini açıklayabilirim, valla aslında çok basit: Vatikan Müzesini ilk gezdiğimizde biz meğersem senin Papa için baştan sona yeniden boyadığın (freskolarla döşediğin desem daha doğru olacak) odalarını hiç görmemişiz... Görmüş olaydım, hiç yapar mıydım sana bu haksızlığı.. Hiç sana seri üretici, paragöz der miydim? (tamam, diyebilirdim gene belki, pardon). Ama frescolardaki melekleri, yüzleri, renkleri, bakışları, vücutları incelerken inan gözlerim doldu. Mikelanjelo'nun eserlerine bakarken duymadığım, çok daha farklı bir duygu yaşadım içimde. 



İnan bizim evde ikiye bölündük resmen, sanırım senin döneminde de böyleymiş; sizden çok senin ve Mikelanjelo'nun hayranları arasında bir kapışma varmış. Sizler sadece sanatınızı yaparken, Roma ahalisi, Kardinaller, Floransa'nın soyluları bir seni, bir Mikelanjelo'yu öne sürüyorlarmış. Herkes kendi tuttuğu "sanatçıyı" yere göğe sığdıramazken, diğerini de alaşağı etmekten çekinmiyormuş... 



500 sene sonra, aynı çelişki, aynı rekabet bu sefer bizim evin içinde vuku buluyor. Eskiden seni daha çömez, daha paragöz, daha entrikacı bilirdim. Ama eserlerinle daha çok vakit geçirdikçe, hakkında daha fazla sorup soruşturdukça, meğersem o söylenenlerin hepsinin Mikelanjelo hayranlarının kıskançlıkla yaymaya çalıştıkları, yarısı doğru yarısı yanlış bilgiler olduğunu öğrendim. 



Senin peşinden neredeyse doğum yerin, memleketin Urbino'ya gidecektik. Meşhur Fransız yazar Stendhal "Roma'da gezintiler" kitabında diyor ki; Ah bir görseniz Urbino'yu... Bu kadar güzellik, bu kadar duygu, bu kadar hassasiyet nereden gelmiş Rafa'ya çok daha iyi anlardınız...

Urbino'ya gidemedim ama hakkında okuduğum her şey, görebildiğim her eserin, edindiğim her bilgi seni daha da çok merak etmemi sağladı. Seni tanımak zorunda hissetim kendimi!!


Baban gibi sen de ressam olmuşsun genç yaşında; hatta çok genç yaşta büyük ustaların atölyelerine çırak olarak yollamışlar seni... Ama senin o Tanrı vergisi yeteneğin, babanın ortalama yeteneğini ilk günden itibaren gölgede bırakmış, ondan öğrenecek hiçbir şeyin kalmamış çok kısa sürede. Hatta ustan Perugino'nun tekniğini, tarzını, elini, kalemini, Perugino'dan bile daha iyi yapar hale gelmişşin. İnsanlar Perugino'nun eserlerinde değişik bir duygu yakalamaya başlamış senin gelmenle birlikte.. Çizdiğin, boyadığın her esere kendi güzelliğinden katıyordu diyorlar hep.  


Belki Stendhal'in dediği gibi doğduğun Urbino'nun toprağından suyundan sen de etkilenmiş olacaksın ki, geç yaşından itibaren son derece ince ruhlu, hasas, özgüveni olan ama hırçınlıktan uzak; güzele hayran- her anlamda ;-)... tatlı dilli, oturmasını kalkmasını bilen kelimenin tam anlamıyla: tam bir Rönesans Çocuğu/Delikanlısı olmuşsun :)) .... 



Belki de entrikacı damgasını almasının sebebi de budur. Hatırlarsanız, Mikelanjelo Rafa'nın tam tersi aksi, sanatından başka birşeyle ilgilenmyen, tek bi dostu bile olmayan olağan üstü bir yetenek ama bir o kadar da asosyal bir sanatçıymış... İşte bu yüzden, Rafa'nın saraylarda, kardinaller ve dükalar arasında rahat tavırları, ruhunun inceliğ ve hoş sohbeti, sanat patronlarını kendine hayran bırakacak ve her ortamda onu övmelerine, yeni resimler sipariş etmelerini sağlayacak ekstra bir özellik olarak da algılanabilir. 



Urbino'dan ayrıldıktan sonra Rafa Rönesans'ın beşiği Floransa'da bir süre geçirip, birçok usta'dan etkilenip, kendi çizgisini daha da geliştirmış... Etkilendiği ustalar da yabana atılacak türden değil hani :P Leonardo Da Vinci'den bahsediyoruz !.. Floransa'dayken Rafa Leo'nun insan vücüdunu açık harita gibi okuyabilmesine duyguğu hayranlıkla, yavaş yavaş kendi eserlerinde figürlerini hareket halinde çizmeye başlamış, aralarında göz teması kurdurarak hikayeye derinlik katmış, jeometrik alanlara bölerek tuvali farklı kompozisyonlar yapmaya başlamış ve gene Leo'nun Mona Lisa'da en net görebileceğimiz "puslu" tekniğini daha yaygın şekilde kullanmaya başlamış bizim Rafa (puslu dedim ama orijinali sfumato'dur ve çizgilerin belirsiz bir şekilde, neredeyse bir pus tabakasının arkasından gözükmesine denirmiş). Yandaki tablo için, hemen Mona Lisa'dan sonra, Leo'nun portrelerde vücudu ottuturma şekli, tabloyu iki alana bölüşü ve peysaj kullanma tarzından doğrudan etkilendiği söyleniliyor :) 

Hatırlatma: Bu yavaş yavaş ustalık dönemine doğru attığı adımlarda Rafa daha sadece 20'li yaşlarının başlarındaydı!!!  Sen neymişsin be Rafa !? :)) 

-----

Lahananın notu:  Kötü çocuk Rafa 2 "İtalya'dan bir çizme almadan dönülmez" alışverişinden hemen sonra devam edecektir.. Malum, günler sayılı.. 2 gündür yayınlanmayı bekliyor yukarıdaki bölüm ama bir türlü evde durmadığım için aksadı. Ben de Yazıyı ikiye bölmeye karar verdim. 

Sanatseverin notu: yukarıdaki resimlerin hepsi Rafa'nın Roma'ya gelmeden önceki, Floransa dönemine ait resimleri. Roma'ya 22 yaşında geldiğini de  gene bir kez daha hatırlatırım (unutmayacaksın ey okuyucu !!! :P).... biz ne yapıyorduk o yaşlarda?? ders kırıp, laklak ediyorduk okul bahçelerinde.. peeeeh!!! :((

Meraklısına not: 
1.resim: Rafa'nın çocukken yaptığı otoportresi (!!!)
2.resim : Louvre Müzesinde bulunan, La belle Jardiniere lakaplı tablo- Leonardo Da Vinci ustadan etkilendiği söylenilen bu tabloda, Rafa Meryem Ana'yı daha rahat, daha samimi bir pozda çizmiş. Bilginize, bu Madonna tablosu için, Rönesansın en meşhurlarındandır deniyor :))
3.resim : Madonna dei Garofani, National Gallery Londra'da bulunmaktadır. Gene Leo'dan esinlenilen bir kompozisyon.. Ancak, renklerin canlılığına tikkat!! :)
4.resim: Agnolo Doni portresi, Pitti Sarayı Floransa'da sergilenmektedir. 

--- Arkası Yarın-------- :P


Tuesday, October 18, 2011

Sonbahar rüzgarı





Bakmayın sessiz kaldığıma şu sıralar, sebebi sıkıntı ve uyuzluk değil. Tam aksine fellik fellik gezmekten yazamıyorum hiçbirşey :P

Aslında sıkıntı yok desem yalan söylemiş olacağım. Fena bir Roma'dan kopma sendromu yaşıyorum, hiç sormayın... Büyük göç öncesi stresimi saçma sapan herşey için döktüğüm göz yaşlarımdan anlıyorum. Birisi bana üzücü bir şey anlatsın başlıyorum böhööööööööö salya sümük ağlamaya!!! Saçma sapan True Blood gibi bir vampir dizisinde (saçma sapanlığı vampir dizisi olduğundan değil elbet, sadece durumun saçma sapan oluşunu vurgulamak için şeeetmiştim... yoksa Eric the Viking'in hastasıyız !!) Evet, ne diyordum??? Hah, True Blood gibi bir dizide bile böhöööööö diye ağlıyabiliyorum, tamam sanırım yeterince vrugulayamadım durumumun vahametini: Doctor Who seyrederken ağladım en son dün!!!!! Durumun melodramatik etkisini açıklamaya yetiyor olması gerek, di mi???

Sinirlerim bozuk. Taşınmak istemiyorum. Yoruldum. Mesleğimden kopmak hiç istemiyorum. Belirsizlik beni korkutuyor. İtirafın en büyüğü: NYC beni ürkütüyor!!! İnsan ölçeğinde ve heryerinden güzellik akan, toprak rengiyle sımsıcak Roma'dan; megaşehir beton cenneti NYC'de, 28inci kattaki dairemize taşınmak beni ürküyüyor.

Duyanlar anlam veremiyor bu ayrılık sıkıntıma, ayaklarımın geri geri gitmesine. Ama tüm samimiyetimle Roma'da yaşamak bana çok iyi geldi. Yaşadım diyebilirsem ona da aslında.. Geçtiğimiz sene ayda 2 kere gidip geldim hep; bazen 2 ay boyunca gelemediğim oluyordu, geldiğimde de bir hafta kalıp geri gidiyordum.. Yoruldum, çok yoruldum aslında.. Belki de iyi gelecek biraz dinlenmek. Kafamı dinlemek, kendime zaman ayırmak. Ama diğer yandan, seviyordum ben bu kadar yakın olmayı Türkiye'ye... Bu gidiş gelişler yorsa bile, çalışmak kadar güzeli var mı?? (tamam, biraz abartıyor olabilirim, insanoğlu zorunlu olmasa çalışmaz belki; ama, sevdiği bir işi yapıyor olmak tatlı bir yorgunluk oluyor valla (bir zamanlar umutsuz ev kadını olmuş birinin itirafları :P))

Ama ama... daha Venedik'e gidecektik.. Milano'da podyumda yürür gibi sokakta yürümeyi öğrenicektim hani? Napoli'de Sofia Loren'leşecektim daha ben... Prada'yı, Fendi'yi talan edecektik bir de hani ?? Ne oldu?? Süremiz mi doldu? Hay aksi...

Zaten İtalya'da son bir haftadır inanılmaz bir sert rüzgar esiyor. Sanarsın beni buralardan koparıp uzaklara savurmak istiyor. "Hadi kızım, hadiiii... senden sonrakilere de fırsat ver biraz... hadi naş naş" dercesine dengemi bozuyor yürüken Roma sokaklarında (Toskana'da başlamıştı zaten namussuz!)

Neyse, gene de gitmeden bol bol gezdim diyebilirim. Son bir kez Floransa ve Siena'ya gittim. Bu sefer Uffizi Müzesinde Boticelli ve dönemin diğer ustalarına saygılarımı sunup da geldim.

Valmontone Outlet'ine gittim, oh be! Yok, boşuna merak etmeyin ekstra görülecek, alınacak hiiiç bişicikler yok. Ben ettim, siz etmeyin.

İmparator Adrian'ın yazlık villasina (!?) gittik. Yukarıdaki gün batımı da orada çekildi zaten.

Süper bir Sardunya Adası Balıkçısı keşfettim (peki, tamam keşfettirildi işte).. Ama zaten genel tema yeme&içme üzerine kurulu bir hayat olduğu için bizimkisi, sanırım geçtiğimiz haftalarda bol bol yiyip içtiğimi söylesem çok şaşırmazsınız zaten (Allahtan evde tartı yok!)

Vatikan Müzesine 4üncü kez gitmeme rağmen, nasıl olduysa bu sefer bütün bir günümü geçirdim!! (ama görmediğim kadar da kalabalıktı içerisi, veeeeee bu kalabalık yüzünden Sistine Şapelinin içinde kimsenin resim çekmesine birşey demediler!! Serbest Foto Günü, yihuuuuuu !!!!)))




Ah, aaah....

Sonbahar renkleri İtalya'ya çok yakışıyor. Roma ayrı bir güzelleşti, Toskana ise olağanüstü bir güzellikteydi.


Şu rüzgar beni götürdü götürdü.. yoksa kök salıcam bu memlekte....


*****

EDIT : Valla dayanamadım 24000 Baci'yi de koydum. Kulağımızın pası gitsin azıcık :))




Sunday, September 11, 2011

Yazacak cok sey var halbuki... (o yuzden ayfon uygulamalari hakkinda yazmaya karar verdim!?)

Yazacak cok sey olmasina ragmen, ben isinma turu olsun, ellerimin pasi gitsin diye kisa bir yazi yazarak ise koyulayim dedim :)

Malesef bu yazi Apple'cilarin isine yarayacak turden olacak :(( Cunku kesfettigim ve hastasi oldugum iki yeni uygulamadan bahsetmek istiyorum ve malesef bu uygulamalar ne android, ne de blekberi icin mevcut degil :(




Ama inanin bana, bunlari Ayfonunuza ya da Aypedinize yukleyerek maksimum fayda elde edeceksiniz - Garanti ! Ehe ehe :)) Benim gibi hatta manyagi olur cikarsiniz belki de :P

Efendim, birinci uygulama Nike'a ait ve bedava bir uygulama !

Bu arada, ben artik bazi seyleri Amerikan aksaniyla okumaya ozen gosteriyorum (!!??), o yuzden senelerdir bildigimiz Nayk'imizi, lutfen  bundan boyle Nayki diye telafuz etmeye ozen gosterelim - bu da benim Amerika oncesi "adaptasyon" calismalarimdan biridir :P



Evet, Nayki genc, dinamik, sehirli kadinlar icin (illa bir de sehirli olacak ya!) evde kendi kendine yapabilecekleri super bir spor uygulamasi yaratmis : NIKE TRAINING CLUB (tikla) kisaca NTC yani.

Farkli ihtiyaclara gore 4 kategori sunuyor. Bu kategorilerin hepsini 3 ayri seviye icin ayarlamis (baslangic/orta/ileri) ve gene her seviye icin 30 veya 45'er dakikalik programlar hazirlamis. Buna ek olarak, bu 30 veya 45 dakikalik spor programina destek verebilecek ozel olarak basen, bacak, kol, sirt vs gibi bolge calistiran egzersiz programlari da bulunuyor :)


Yani insan hic evden cikmadan, sanki ozel bir antrenorle birlikte kendine super bir egzersiz programi hazirlamis gibi hissediyor :))

Roma'da evi spor salonuna cevirdim resmen! Spor yaptikca hangi hormon salgilaniyordu..??  Hangi hormon olursa olsun valla hakkini vermek lazim! Cunku benim yaptikca yapasim geliyordu :) Ve inanin 2.haftadan itibaren, haftada 3-4 gun 30'ar dakikalik rutinlerle gercekten de vucudumda degisiklikler fark etmeye baslamistim...

Ama o ilk gunumu ne siz bana sorun, ne ben size anlatayim!!! Tamam, nasil hamlamis oldugumu gozunuzde canlandirmaniz icin soyle soyleyim ben: 5 gun boyunca oturup kalkarken agladim resmen!!! Gozunuzde canlandi mi o halim? Iyi...

Neyse, bu uygulamada en sevdigim seylerden birincisi, her hareketin videosu var. Bu videolara hareketi yaparken "dogru mu yapiyorum acaba?" dediginiz an ulasabiliyor olmaniz da ayri bir guzellik :)))

Ikincisi, kendinize super motive edici bir muzik listesi yapip, 30 dakika boyunca kendi secmis oldugunu listeyi dinleyerek egzersiz yapabiliyor olmak cok hosuma gitti !



Bir de tabii Amerikan ekolu bir uygulama oldugu icin "Son 10 saniye; Ha gayret; Supersin! Basardin!" tarzinda ozel antrenorunuz sizi gaza getiyor bol bol :))

Hatta bence simdiye kadar yapilmis en GUZEL uygulama budur! Hem bedava, hem faydali, hem cok pratik, hem de cok kapsamli :)) Bundan iyisi Sam'da kaysi !!


-----



Bahsetmek istedigim ikinci uygulamanin once bedava surumunu indirdim. Ama sonra beni kesmedigini fark edince, 1 veya 2 dolara (unuttum simdi fiyatini) full versiyonunu yuklemeye karar verdim ve pisman degilim.


Bu uygulama bir YOGA uygulamasidir. Benim gibi yoga'yi seven, ama kursa gidecek enerji ve zaman.. hatta istek bulamayanlar icin ideal bir cozum bence. Tek ihtiyaciniz olan sey bir yoga halisi :)

Ismi sanirim (Viaden) Yoga Application.

Bunda karar kilmadan once, inanin bana bedava olan bir suru farkli yoga programi yukledim ve denedim. Ama bedava versiyonlar arasinda  gene en iyisi buydu..

Digerlerinde ne zaman bir pozisyonun uygulanisina bakmak istesem beni hooooop youtube'a bagliyordu! Gicik oldum hepsine!!! Bir tane daha vardi ilgimi ceken ama o da sirt icin ayri bir yoga programi satiyordu, denge icin ayri, ot icin ayri vs. vs...  Ugrasmak istemedim acikcasi. Kararimdan da memnunum ki size de oneriyorum :))

Ama, bir noktaya dikkat cekmek isterim. Uzman degilim ama kanimca sifirdan yoga'ya baslamak isteyenler icin cok uygun degil bu tur yoga applicationlari. Sadece havasini solumak. mantigini biraz kavramak, nefesin onemini hatirlamak icin once bir yoga dersine katilmak iyi olur gibime geliyor. Ben seneler boyu yoga'ya bir giden, bir gitmeyen tiplerdendim. Gitmememin sebebi nedense ders saatlerinde hep yapacak baska biseyimin olmasi veya cooooook useniyor olmamdi. O yuzden, evde istedigim saate, istedigim uzunlukla bir rutin secmek bana cok iyi geldi :)

Roma'da cok uzun bir sure her gun yogami yaptim, hatta tatile inanmazsiniz yoga mat'imi bile goturdum ve gene inanmazsiniz ama yogami da yaptim!!! Aferim bana valla :))

Bazi hareketleri onceleri yapamiyordum, onlari da yavas yavas yapabilmeye baslamak guzel bir duygu oldu :) Kendini disipline sokup, vucudu ve sagligi icin birseyler yapiyor olmak hakikaten garip bir gurur kaynagi oluyor :)

Bu programda sevdigim ozellikler sunlar:

- Dort ayri seviye icin onceden hazirlanmis ve belli bir amaca hizmet eden yoga rutinleri var. Mesela sirti ve gobegi guclendiren bir rutin var ki, bence cok basarili. .

- Bu rutinleri yoga hocasinin sesli talimatlariya yerine getiriyorsunuz

- Secebileceginiz birkac "zen" muzik arasindan kendi fon muziginizi veya ayfonununzdaki listelerinizden birini dinleyerek de rutininizi yapabiliyorsunuz.

-Anlamadiginiz bir hareketi ya video ya da aciklamali olarak tekrar okuyabiliyor veya seyredebiliyorsunuz.

- Istediginiz yerde durabiliyor, programi sonlandirabiliyor ve takvime kaydedebiliyorsunuz.

-Takvimden hangi gun hangi saate hangi rutini yaptiginizi gorebiliyorsunuz.

-Hazir rutinlere ek olarak, bir de gene 4 ayri seviye icin 100 kusur yoga pozisyonu albumu var.

-Albumdeki pozisyonlarin aciklamalari, videosu ve bir de hangi kas grubunu harekete gecirdigini gosteren bir resim var bazilarinda.

- Albumdeki pozlardan kendi rutininizi olusturabiliyorsunuz. Ben yaptim, cok basarili olmadi ama :(



Aklima gelen ozellikleri bunlar. Aslinda ozelliklerinin hepsini cok kullanisli ve faydali buldum :)) Insan kendi temposunda yasamak istiyor bazen. Ben su siralar oyleyim sanirim. Bir de Roma'da ne spor salonu, ne de yoga dersi ayaracak hal yoktu bende. Sadece hareket etmek zorunda oldugumu biliyordum ve bunun icin bir cozum bulmam gerekiyordu. Benim cozumum teknolojik destekle geldi :P


Efendim, sebebini sormayin. Amaaan...surada biz bizeyiz  di mi?? Olay suradan cikti: insan 20'sindeki gibi olmuyormus 30'larinda.. Hele bir de artik tiroidlerim calismaz ve disaridan hormon ilaci almaya baslar oldugum icin aboooov... gelsin bana ekstradan 10kilolar :))) Once deli oldum, sonra yakistigini fark ettim (yok, valla cok zayifmisim ben (47yi gordugumu bilirim!)). O yuzden, kilo almak iyi geldi ama giderek daha fazla kendini gosterir hale gelen gobusum beni fena bunalima sokuyordu... Buna bir de saglikli yasama bilincini ekleyin.. 35'e yaklasma panigini de 3'le carpin. Iste size sebep!! :D


-----


Neyse, uzun lafin kisasi, demis oldugum gibi bu bir isinma turuydu benim icin. Daha guzel, daha sicak temalarla geri donecegim. Vatikan Muzesine 3.kez gittim ve artik bir Rafael yazisi yazma zamani geldi de gecti bile!!

Adroidciler, blekbericiler lutfen kusuruma bakmasinlar ama ozellikle NTC uygulamasi malesef sadece Ayfon ve Ayped'de var...





.

Thursday, July 21, 2011

Rock N' Roll is Free !!



Bir önceki yazımda Roma yazlarından bahsetmiştim, bu sene kimler Roma'da konser veriyor derken, bir iki isim de vermiştim ya örnek olarak.... hihihih :))

İşte geçen akşam sevdüceğümün süprizi sayesinde, o saydığım isimlerden Ben Harper ve Robert Plant'in konserine gittik :)) Uzun zamandır konsere gitmeyen biri için gerçekten de kulaklarımın pası gitti diyebilirim !

Ancak, sabahtan beklenilen yağmur yağmadığı için malesef Robert Plant'İn sahneye çıkmasıyla başlayan ve Ben Harper'da artık iyice şiddetlenen bir sağnak yağmur yedik kafamıza !! Gülmeyin, kırk yılda bir güle oynaya bir konsere gidesimiz olmuş, onda da iliklerimize kadar ıslandık valla!!



Ama DEĞDİ!!! O kadar kalabalık olmasına rağmen çok samimi bir konser oldu. Eee, herşeye rağmen yağmurun altında kalanlardan Ben Harper bile etkilendi ve konserin kalibresi değişti birden :))

Tabii Roma gençliği hazırlıklıydı: şemsiyesiyle gelenler, yağmurluklarını çekip gelenler, efendime söyliiim bir de sonradan kapıda satıldığını öğrendiğimiz plastik yağmurlukları kapıp da gelenler vardı..


Ah, ahhhh... Biz ise aslanlar gibi ISLANDIK!! Yedik bütün yağmuru!!! Sonra bir ara akıl ettik de gidip birer kuru t-shirt, kasket, çanta vs aldık..... ve elimizdeki bu yeni imkanlarla azıcık da olsa kendimizi kuru tutmaya çalıştık... nafile!! Islandık mı biz böyle ıslanırız işte :P Yarım iş yok bizde, ahahaha... Tabii, ben içten içe "şifayı kapmazsak iyidir" diye mırıldandığımı çok iyi hatırlıyorum :P.  Bir yandan hayatımda kimse için böyle ıslanmayı göze almayacağımı düşüne dururken, diğer yandan da, keşke birileri "hadi gidiyoruz, böyle konser olmaz olsun" demesini de içten içe bekliyordum.. Ama yok, dedim ya.. Biz ıslanırsak böyle ıslanırız! Kimsenin gıkı çıkmadı (tamam ben azıcık çıkardım ama çok düşük volume'lü bir gıktı-kimseler duymadı :P) 



Ben Harper'ın bile gıkı çıkmadı.. Ki sahneye çıktığında çok şiddetlenmşti yağmur. Hatta bu konser kesin iptal olur derken, bir de ne görelim koskoca sahneden aşağı ip gibi su akıyor şarıl şarıl.. Dedik elektrik çarpar yahu, buna Ben Harper bile dayanamaz.. Kesin iptal !

Yok, iki şarkısını elektrik çarpmasını göze alarak söyledikten sonra, bir ara veriyoruz dedi ve sahneden kaçtı kadife sesli sanatçı. O kaçışı fırsat bilen 10.000 kişilik hipodrom seyircisiyle birlikte biz de koşa koşa üstü kapalı yemek standlarının oraya attık kendimizi..

Bu vesileyle işte üzerimize yeni t-shirt, kafamıza birer kasket, daha sona gene kafaya geçirilmek üzere birer de konser torbası aldıktan sonra, kendi aramızda durum değerlendirmesi yaptık.. Yağmurun durma ihtimali nedir? Roma merkez'de yağmur durmuş mu? Rüzgar kaç km hızla esiyor? Bulutlar kaç saate dağılır? Islak zeminde kablolar kısa devre yapar mı diye kafa patladururken... Anaaa !!!
Ben abimiz tekrar sahneye çıktı ve huraaaaaa... konseri terk edenlerden doğan boşluk sayesinde daha bir önlerde, daha bir güzel yerden.. AMA GENE ISLANARAK, konsere kaldığımız yerden devam ettik..

Allahtan, 20 dakika sonra bütün bulutlar dağıldı da biz de çamurlu hipdromda, en azından ıslanmadan Ben'ito Harper'ın daha bir içten ve samimi söylediği şarkılar eşliğinde mırıl mırıl sallandık yerimizde :))


Neymiş efendim, azcık Mc Gyver'lik, azcık sabır ve 2 doz Rock N' Roll aşkıyla üstesinden gelinemeyecek hava muhalefeti yoktur :P

Ama siz, siz olun.. gene de çantanızdan incecik plastik yağmurlukları ayırmayın derim..

Thursday, July 14, 2011

Estate Romana - Roma Yazları

Borghese aslında iki bölümlük bir yazı olacaktı ama baktım gene lafı uzatma konusunda kendime hakim olamıyorum, o yüzden kısa kesip, Roma'nın Yaz akşamlarını da ayrı bir yazıda yazmaya karar verdim.

Efendim, şimdi ilk önce şunu söyleyim: Roma yazları çoooook sıcak oluyor! Ama insan bununla da yaşamayı öğreniyor :) Mesela ben artık her öğlen siesta yapıyorum, e zaten bizim mahalle esnafı dükkanları kapıyor 4-5e kadar, meyve sebze almak istesem heryer kapalı.. o yüzden ben de Romalılar gibi kestiriyorum öğlenleri ;))


Ama Roma'yı gezmeye gelmişseniz ve akşama kadar o çeşme benim, şu heykel senin diye dolaşırken ölmediyseniz henüz (aslında yazın pestili bile çıksa insanın ayrı bir enerji stoklamış oluyoruz bence), o zaman siz de yazın Roma'da kalan Romalılar gibi kendinizi şehrin sunduğu zengin seçeneklerden birine atıverin...

Menüde ne mi var? Konser mi istersin, opera mı, bale mi, yoksa sadece piyasa yapacak veya buz gibi
karpuzunu yiye yiye ( ya da buzzzz gibi granita'nı içe içe) her yaz açılan gece pazarlarında mı gezmek istersin? Valla seçenek çok :))


Şu karpuz işini ben çok seviyorum, Roma'da sokaklarda taze kesilmiş, kuplarda satılan soğuk meyve satıyorlar :) Nasıl ferahlatıcı olduğunu söylememe gerek yok herhalde, hem de sağlıklı ;)) İlker'le düşündük, keşke bizde de, mesela Ankara için söylüyorum, Tunalı'da (aklıma yaya gezilecek tek mekan burası geldi de ondan!!! ne üzücü, ooofff!!) satılamaz mı kokteyl bardaklarında kesilmiş karpuz ?? Daha da güzeli, deniz kıyısında satılsa, plajlarda... Girişimci ruhumuza ne oldu anlamıyorum, çoktan bu işe el atmış bir sürü insan olmalıydı bence!


Neyse, konuyu dağıtmayalım.. Roma Yazları diyordum :)) Benim gözlemlediğim en hoş özelliklerinden biri bu İtalyanların hep sokaklarda olmaları. Sokak derken, harbi sokak.. Açık hava'da bistro masalarında piyasa yapmaktan bahsetmiyorum, hayır. Ellerine içkilerini alıp, meydanlarda, çeşmelerin köşesinde, heykellerin ayaklarında, köprülerin üzerinde grup halinde takılan özellikle gençlerden bahsediyorum. Her mahallenin bir "bar"ı var, ve iş çıkışı herkes bir kadeh aperitif ve bir tabak meze vari birşeyler atıştırmak için buluşmuş oluyor.  


Bir de tabii gene Tiber nehrinin kıyısına kurulan yazlık mekanlar. Ne yalan söyliim, ben yukarıdaki fotodaki havuz olayını bu sene daha yeni görüyorum. Geçen yaz daha fala Trastevere (öneriler için tıkla) bölgesinde takıldığımız için, Garibaldi ve Sisto köprülerinin oraya kurulan gece pazarlarını ve nehir kıyısında yemek ve içki satan yazlık mekanları biliyordum. Bu yaz yolumuzun üstü olduğu için kaç defadır Castel San Angelo'nun önündeki curcunayı görüyordum ama bir türlü durup gezememiştik. Geçen akşam perişan kıyafetlerimizle bir tur attık ve tıpkı gençliğimizde olduğu gibi, langırt ve ping pong masaları etrafında toplanmış bir kalabalık gördük :)) Gece pazarının standlarının arasında da gene açık havada birşeyler atıştırmak, birer içki keyfi yapmak için masalar kurulmuştu. Bir başka bölümde eski kitap satan standlar kurulmuştu, hatta müzikli ve şiirli bir kitap dinletisi de vardı (böyle mi deniyordu bilemedim birden..). E bir  de çocuklar için kurulmuş bir atlıkarınca vardı.. Sakin ve keyifli bir Roma yaz akşamı işte :))


Malesef kıyafetkelerimiz müsait olmadığı için aklımızın kaldığı nehir kıyısındaki nargileciye inemedik :( Bella Figuramızı bozmak istemedik (İtalya'ya gelip de bir Bella Figura edinmeden dönerseniz ayıp derim.. daha sonra anlatıcam ne olduğu, az sabredin )... Yok, yok... o halimizle aşağıda bir gören olur, karizma çizilirdi valla.. bütün Roma'ya rezil olurduk. Bir sene içinde hiç mi bişi öğrenemedi bunlar derlerdi :P

Kasıntı olmayan ve keyif yapmaya müsait her tür atraksiyona zaafim olduğu için bu tarz mekanlar çok hoşuma gidiyor. Belki hatırlarsanız Audrey Hepburn'ün Vacanze Romane (Roma Tatili) filminde de nehir üstüne kurulmuş bir platformda Roma gençliği akşam dans için buluşuyordu. Demek ki 50'lerden beri çok az şey değişmiş bu şehirde, bazı gelenekler hala sürdürülüyor. İyi de ediliyor :))


Buna ek olarak, kültürel aktivitelerden de bahsetmem gerekiyor. Her yaz, Antik Roma kalıntıları olan Karakala Hamamlarında (Terme di Caracalla) açık havada konser, opera ve bale gösterileri oluyor. Bu yaz Kuğu Gölü balesi var mesela, opera olarak da Tosca'yı sahneliyorlar. Terme di Caracalla sahnesi aslında Roma Bale&Operasının yazlık sahnesi! Ne hoş di mi? Öyle bir şehirde yaşıyorsunuz ki ölümsüz eserleri ve yeni koreaografileri kışın ayrı güzel, yazın ayrı güzel (ve antik!) sahnede seyredebiliyorsunuz! Bak aklıma hep gitmek istediğim ama bir türlü gidemediğim Aspendos Festivali geldi, oldu mu şimdi ? :(((

Neyse, sanata ilginiz olsun olmasın, bence gelir gelmez kaldığınız otelde bu konuda hemen bilgi edinin. İngilizce yayınlanan aylık şehir rehberlerinden de faydalanabilirsiniz mesela :  Un Ospite a Roma (tıkla) ve Where dergisi. 

Şehirde olan biten herşeyden özellikle birinci dergiden ve internet sitesinden öğrenebilirsiniz. Mesela dün Chemical Brothers konseri vardı, 19 Temmuz'da Ben Harper konseri olacak, nehrin diğer tarafında bir hafta boyunca bedava konserler olacak akşamları... Ya da Sting'in senfoni orkestrasıyla yaptığı dünya turunun Roma  konseri var 30 Temmuz'da ;))

Bir başka yaz atraksiyonu da bazı tarihi mekanlar geceleri açık oluyor yaz için, bunları da bu dergilerden öğrenebilirsiniz :)))

Roma Yazlarıyla ilgili bilgilere kendi sitesinden de ulaşabilirsiniz -site biraz karışık ama en azından ingilizce versiyonu da var :) Estate Romana (tıkla), ve bir diğer site de Estate Romana 2011 (evet, gene tıklamalı :P)

Efendim cümlemize keyifli Roma yaz akşamları  dilerim :))

Ciao ciao!!


Not: Bella figura'ya giriş dersimi unutmadım. Rafael hakkında yazı sözü verdiğimi de unutmadım :P Az sonraaaaaa, diyerek beklentiyi yüksek tutmaya devam ediiim bari :D



Sunday, July 10, 2011

Villa Borghese

Roma'nın güzel yanlarından biri de nedir biliyor musunuz? Her tarafında koca koca parkların olması. Bunlardan en meşhuru ve şehir merkezinde olduğu için en kolay ulaşıma sahip olanı ise, Villa Borghese.


Borghese parkının arkasında da (Roma'daki çoğu eserin altında olduğu gibi), gene bir Papa ve gene bir Kardinal saklı :)

Zaten onlar da olmasaydı sanırım ne Rönesans Rönesans olurdu, ne de Roma Roma olurdu. Artık biz de belki sadece Antik Roma'nın kalıntıları arasında dolaşıyor durur olurduk... Ama ne muhteşem çeşmelere ne de olağanüstü heykellere, meydanlara ve binalara baka baka gözümüzün pasını alabiliyor olurduk :((   Aaa pardon, bir de Mikelanjelo'nun, Rafael'in, Da Vinci'nin ne adını, ne de sanını duymuş olurduk. Ne renksiz bir hayat olurmuş!! 

Neyse, Villa Borghese 17.inci yüzyılın başında bir üzüm bağıymış ve Papa 5.ci Paul'ün yeğeni olan Kardinal Scipione tarafından değerlendirilmiş.  Daha önce demiş miydim bilemiyorum ama bu Papa'lar o koltuğa seçilir seçilmez tüm Kardinalleri kendi aile fertleriyle değiştiriyormuş; ki bu şekilde bir sonraki Papa'yı seçecek olan Kardinaller gene aileden oluyor ve bu şekilde o dönemin en güçlü kralı/papa'sının gene aynı aileden çıkmasını garanti edebiliyorlarmışşş -Kapişşş ?? ;))  (Malesef, Borghese'lerden bir tane Papa çıkabilmiş, ama aynı mantığı güden Medici ailesinden mesela 4 Papa çıkmış!)

Koooocaman bir parantez açarak, hemen okuyucum tarafından (a.k.a. kocam :P) sonradan hatırlatılan başka bir ek bilgiyi de hemen paylaşmam lazım: NEPOTİZM kelimesi Papa'ların bu YEĞEN kayırmacı tavırlarını ("yeğenime bir iş var mı?" ;)) + biz kendi aramızda buna torpil deriz hani) ifade etmek için İtalyanca yeğen anlamına gelen nipote kelimesinden türetilmiştir!! 


Evet, ne diyordum? Hmm, Kardinal Scipione'nin canı şehir dışında, haftasonları parti verebileceği güzel bir Villa yaptırmak istemiş. Hem, yavaş yavaş biriktirmeye başladığı sanat eserlerini de eşe dosta gösterebileceği ayrı bir mekana da ihtiyaç duymaya başlamışmış :)) 



Gene küçük bir hatırlatma, bahsi geçen Kardinal, Bernini'ye kol kanat geren, genç heykeltraşın sanatını destekleyen, Vatikan için sayısız eser yapmasına vesile olan Kardinalin ta kendisi ;-) 


Efendim? Bernini kim miydi?? Hiiiii!!! Duymamış olayım bunu!! Yok, aslında ben de Roma'ya gelmeden Bernini ismini duymamıştım (bilmemek değil, öğrenmemek ayıp, di mi?!  duysaydım da herhalde Verdi'nin Italyan besteci dostu sanardım...). Şöyle söyleyim ben: Maestro Bernini (isminin üstüne tıklayabiliriz), Navona Meydanındaki Quattro Fiumi (bir tık daha) çeşmesini yapaaaan; efendime söyleyim, St.Peter's Bazilikasının sunağının üzerine duran mehşhur bronz çadırı yapaaaaan (ve yapımı için Pantheon'un bronzlarının söküp eritildiği); gene Vatikan meydanını bugünkü haline kavuşturan mimarın/heykeltraşın kendisidir.  Aaa, yok, en basit hatırlatma belki de Melekler&Şeytanlar filminde hep peşinden koşulan heykellerin sahibi demekle olacak :))) 

Gene kendimi kaptırdım ve konudan konuya atlamaya başladım. Farkındayım! Ama Roma'da bir şeyden bahsederken o kadar çok farklı kişiye, esere, mekana dokunuyorsun ki, onlardan da insan azıcık bahsetmek istiyor.. Napiimmm???




Okey, Borghese parkı 80 hectarlık bir alanı kapsıyor ve genci, yaşlısı, turisti, Romalısı, yani herkesin şehir gürültüsünden, egzos dumanından kaçmak ve huzur bulmak için geldiği kocaman bir cennet aslında. Sabahın ilk ışıklarında sportif Romalılar üzerlerine son moda spor kıyafetlerini çekip, kulaklarına da aypodlarını takıp fiyakalı fiyakalı koşmaya başlar. Yaz aylarında genci de yaşlısı da serer piknik örtüsünü ve güneşlenmeye başlar (speedo mayolusunu bile gördüm!). Hava ne kadar sıcak olursa olsun, asırlık ağaçların sağladığı doğal klima ister uyumak için olsun, ister dolaşmak, kitap okumak, bisiklete binmek, kayığa binmek gibi ve daha bir sürü bilumum aktivite için olsun (soluk aaal), gerçekten de Roma'nın en paha biçilmez vahası haline dönüşüyor (soluk veeeer). 




Meşhur Galeri Borghese Müzesi zaten yukarıda bahsettiğim Kardinal Scipione'nin kendisi için yaptırdığı villacığın ta kendisi oluyor. Henüz içini gezme fırsatını bulamadım (Evet, ayıp ettim biliyorum) Artık Kasım'a kadar gittim gittim, yoksa ömür boyu yaşayacağım başka bir pişmanlık daha olacak (ilki  3 sene Fransa'da yaşayıp her Paris'e gittiğimde "Louvre'a da başka bir zaman giderim, daha nasıl olsa burdayım" diye diye, HALA gezemediğim Louvre müzesidir!). Neyse, olur böyle şeyler işte.. yapcak bişi yok. Başka bir hayatta, başka bir zamanda gidilir artık, napalım :P

Evet, Borghese'nin içinde Galeri Borghese Müzesi, Hayvanat Bahçesi, Villa Giulia Etrüsk Müzesi, Medici Villası ve buna ek olarak bilumum cafe, restoran, bisiklet, segway kiralama yeri vs vs. var... 


Keyfine düşkün ama lojistik açıdan herzaman sınıfta kalan biri olduğum için, benim tavsiyem biraz farklı olacak:  kitabınızı, derginizi, eşinizi, dostunuzu alıp parkın içindeki Casina del Lago'yu mesken tutmanızı tavsiye edeceğim ben. Ama.... bunu sadece "dolce far niente" (ek bilgi için tıklayabiliriz) yapacaklara tavsiye ederim.  (üşenip de tıklamayanlar için "tatlı tembellik" anlamına geliyor ;))

Sportif arkadaşlar bence sonuna kadar diğer atraksiyonların keyfini çıkarsın :)) 

Bu tavsiyemin ebebini merak edenler için şöyle söyliim: bana ister doğa düşmanı diyin, ister kapitalist dünyanın yetiştirdiği en güzel tüketici örneği deyin; bir tek şey bilirim ve onu derim: Borghese'nin çimleri hayattaaaaaaaaaa Belçika'nın çimlerinin yerini tutamaz (bir gün Belçika hakkında bu kadar olumlu birşey söyleyeceğimi söyleseler hayatta inanmazdım :P) Ve Belçika'nın yemyeşil (ve ıslak) çimlerini tadan bir kişi için Borghese çimi ÇİM değildir :P Hmmmpff! 

O yüzden, ya süper minderler getirip onun üzerine yayılın ya da paşa paşa tavsiyemi dinleyip, Casina del Lago'nun uyuşuk garsonlarına rağmen, alın kitabınızı keyifli ve "rahat" bir öğleden sonra geçirin ;)))) 




Artık ben orayı mesken tuttum, evime de yakın.. beklerim :D


Foto kaynak: Farklı zamanlarda, farklı makinelerle çekilen VE wiki'den alınan fotolar.


Friday, July 8, 2011

En keyiflisinden: Pazar alışverişi :)


Aşırı sosyalleşmiş bir günün sonunda bir de yorulmadan bloga yazı yazmak..  Bazı günler kendimi bile şaşırtıyorum !! Sosyalleşmenin fazlası adamı çarpar derlerdi inanmazdım.. Yani, bişi çarptı-azcık başım da dönüyor ama güneş mi çarptı, yoksa sosyalleşmek mi bilemedim-neyse ben şu yakaladığım şevki kaçırmadan ve dikkatimi dağıtmadan hemen yazımı yazıp kaçayım :))


Bugün gene burada hava çooook sıcaktı, hatta kendimi iki kere duşa atacak kadar sıcaktı- belki size sıcak ve nem hakkında bir fikir vermiş olurum diye bu gereksiz detayı verme ihtiyacı da duydum birden (hayır, israr etmeyin size panpişlerim diye hitap edip duş öncesi fotomu da koymiciiim! :-P).






Neyse, bu sıcaktan ötürü ben gene bu sabah pazara gitmek konusunda pek bir isteksizdim..  Bir de dün kaç zamandır duty free'lerde arayıp da bulamdığım rujlarımı sonunda buldum aldım, bir de gene dün kitapçıya girdim ve kendimi kaybettim.. ve daha geçen gün süüüüper bir kırmızı çanta aldırdımkendime (pek bir güzel valla!) ;-) Hı, bir de şunu aldım, bir de bunu aldım; hatta unutmadan söliim de anlayın ruh halimi: ıvırı da aldım, zıvırı da aldım!!  İşte bu yüzden, yani aile bütçemizi çarçur etmekte üstüme olmadığı için kendimden pek memnun değilim şu günlerde :-(Ama, sevdüceğümün teşviki üzerine dayanamadım ve saat 10.30'u geçiyor olsa bile attım kendimi sokağa ve tuttum pazarın yolunu !! 





Hem İlker'in gömleğe ihtiyacı olduğu için gidip bir kaç tane- ayıptır söylemesi- designer gömlek alayım kendisine dedim :-P. Ya yok, valla çakma makma değil ! Hem nerede görülmüş bizim çakma giydiğimiz, hmmpf ?! :D - Hı, gören varsa başka... Ama yani, bir şanımız var şurada korumaya çalıştığımız, aaaa :-P


Neyse, gene erkek designer gömlekleri ve baaayan designer bikinileri talan edilmişti bile gittiğimde. Designer'dan kastettiğim Dolce&Gabana, Dior, Armani, Cavalli vs. - öyle orta karar değil yani ;- P


Fiyatlar derseniz, bikiniler 60-100 euro arası, gömlekler de 20'den başlıyor 80 Euro'ya kadar çıkıyordu. Ama kalmamıştı hiiiiiiiç bişicikler :((




 

Gömlek konusunda başarısız bir sabah olduğunu anladıktan sonra kendi kendime bir tur atıp çıkarım dedim, ama ne olduğunu bile anlayamadan, birden pazarın derinliklerine doğru ilerlemeye başladım!! Farkına bile varamadan ilker'e ve kendime birer şapka alırken buldum kendimi.  Ve artık olan olmuştu, içimdeki alışveriş canavarı bir kere uyandırılmıştı. Bundan sonra onu zaptetmem çok zordu....



Derken gereksiz plaj terliği, yemek takımıyla uyumlu renklerde gerekli peçeteler, gereksiz (kararsızım bu konuda aslında) plaj elbisesi falan fişmekan diyerek başdöndürücü bir şekilde tur üstüne tur atarkeeeeenE... nihayet tünelin sonundaki ışığı gördüm ve aTTıverdim kendimi bu kısır döngünün dışına !!!  :)) (bu acılı mücadelemde bana tezgahlarını toplamaya başlayarak yardımcı olan esnaf erbabına içten bir teşekkür etmek istiyorum :-))


Şimdiiii, sonsuza kadar sanal ortamda kayıtlı kalmasının son derece önemli olduğunu düşündüğüm bu sabahki maceramı size anlattıktan sonra hayati önem taşıyan (ama hassas bünyelere zararlı) ve çok zor edindiğim kıymetli pazar bilgilerini sizlere paylaşmayı bir borç bilirim :-D

Efendim, bu pazara biz aramızda "Ponte Milvio" pazarı diyoruz. Neden mi? Çünkü vereceğim bütün hayati bilgileri bile unutsanız, aklınızda kalacak en basit anahtar kelime ponte milvio olacaktır. İnsan başka köprüleri unutabilir ama Roma'nın Aşıklar köprüsünü unutmaz herhalde diyorum.. ama unutabilir de aslında. E artık, o kadarından da ben sorumlu olmayın lütfen :)



Şimdi orijinal adı Viale Tiziano Pazarıymış galiba.  Ulaşımı da çok kolay: Roma'ya geldiğinizde zaten heryerden edineceğiniz turistik haritadan önce Piazza del Popolo'yu bir hedefleyin. Piazza del Popolo'ya farklı toplu taşım araçlarıyla ulaşabilirsiniz. Mesela A Metro hattını kullanarak Flaminio durağında inin, indikten sonra Piazza Flaminia tabelasını izleyerek kendinizi bir an önce yer yüzüne atınız.  Çıkar çıkmaz zaten 2 Nolu tramvay durağının son durağını göreceksiniz. 2 Nolu Tramvaya binip, Viale Tiziano/Villagio Olimpico'da ineceksiniz. Zaten durağa varmadan pazarı da göreceğiniz için, kaçırma gibi bir şansınız olamaz :))

Hayati önem taşıyan ikinci bilgi ise: giderken yanınıza SU alın. Daha önceki gittiğim seferlerde bir Allahın kulu su veya içecek birşey satmıyordu. Dilimiz damağımız kurumuş, başımıza güneş geçmiş bir şekilde döndük her seferinde. Bu sefer akıl edip (e biraz zaman aldı tabii) çantama suyumu attım :)) AMA! Sanırım artık yaz olduğu için, iki tane seyyar GRANİTA satıcısı gördüm. Birincisinin yapay tatlandırıcılarını görünce alasım bile gelmedi.



İyi ki de almamışım, çünkü tam çıkarken (tramvay durağına doğru giderken yani) muhteşem ev yapımı satan granitacıdan, limonlu granitamı aldım ve serinleye serinleye, az önceki alışveriş canavarından eser kalmamış bir şekilde, nirvanaya erişerek evimin yolunu tuttum :))



MUTLU SON :)

Not: fotoğrafların yerleriyle oynarken birden bütün yazı karman çorman oldu, bunun sebebini ve çözümünü bilen biri var mıdır?

ÇOK ÖNEMLİ EK BİLGİ :-P
Fiyatlar konusunda biraz daha fikir edinmek isteyenlere susuz kalma, hararet yapma pahasına elde etmiş olduğum aşağıdaki bilgileri de hemen aktarayım : yukarıdaki plastik plaj terliği 10, şapkalar 5'er, büyük boy banyo paspası gene 5, Cavalli elbise mesela 80 (görüldü, denendi ama büyük geldiği için tadilata cesaret edilemedi), Ferre deri ayakkabı  (hayır yukarıdaki pembe ayakkabılar değil!) 65, keten elbise 10, keten pantalon 10, bikini 10-20, Tom espadriller 15, Tods mokasenler 70 Euro mesela...

Tuesday, June 28, 2011

Deli kızın günlüğü


Kılımı kıpırdatasıım yok...

Sanırım bütün işler bitince kalakaldım birden. Ne yapacağımı şaşırdım. Dışarı çıkasım hiç yok. İç sesim ama şunu söylüyor: Deli misin sen? Roma'da evde mi oturulurmuş?? Valla oturulur. Ama artık Roma'nın en güzel yerinin olduğu, yani salondaki koltuğun olduğu evde değiliz (bkz Ponte Milvio yazısı), ama olsun, gene de evde sakin sakin oturmak istiyorum. Kılımı kıpırdatmadan saatlerce boş boş dijitürk seyretmek istiyorum. Ama evde kablo, çanak hiç birşey yok ki...

Tv olmadığı için ben de kendimi kitaplara verdim. Bir solukta, hüngür hüngür ağlaya ağlaya, Uçurtma Avcısını okudum. Ama bitmesin diye de kendimi okumamaya zorladım... Bir kitabı çok sevince, bitmesini istemiyorum. Bu sefer de ağırdan almaya başlıyorum ama bu da beni krize girmiş eroinmana dönüştürüyor :-/ Yok ağzımdan salya malya akmıyor, o kadar da değil :P Ama gene de komik bi durum çünkü bu krizi atlatınca bambaşka yeni krizlere giriyorum: Bir kere o kitabı bitirip tekrar "okumaya" başladım ya,  bu sefer de okuma dozumu tutturamıyorum ben.. O kadar çok kitaba boğarım ki kendimi, yarısı heba olur. Nasıl mı? Hepsinin ilk 10-15 sayfasını okurum, içlerine kitap ayraçlarımı yerleştiririm.. Bu arada, kitap ayracımı sevmezsem, kitaptan da soğurum (evet arızalıyım)... Sonra o kitaplar arasından bir sonraki "tek soluğu" bulduysam eğer, ona dalarım. Bulamadıysam, sıradaki en iyisiyle devam ederim. Ama aklımın ucunda almak istediğim ama "abartma aslı" diyerek bıraktığım diğer kitaplar olur. Bir yandan da başlayıp beklemeye aldığım diğer kitapları da merak ederim... Bunun sonucu, bu ruh halindeyken okuduğum 2.ci ve 3.cü kitaptan pek birşey anlamam.. Hevesim kursağımda kalır ve 4.cü, 5.ci, 6.cı kitaplar da heba olur işte..

Şu an 2.ci ve 3.cü kitap arasındaki geçiş sürecindeyim.. Allah akıl fikir versin!

----

Sıkıla sıkıla iş için  ve oyumu kullanmak için Ankara'ya gittim. Seviyorum Ankara'yı ama daralıyorum her gidişimde. Sanırım yapacak birşeyiniz olmayınca insan evinde, yurdunda bile duramıyor uzun süre.

İşin güzel tarafı ilk hafta abimle birlikteydim. Çok keyifli oldu ama ben gene cadılığımı yaptım. Cadı sesimi duyunca kendim bile korktum ve utandım. Neden hep sevdiğin insanlara çekilmez suratını gösterir ki insan? Arızaların en büyüklerini eşe, anneye, kardeşe yapmaz mıyız?

Roma'dan geldiğim akşam abim beni havalimanından aldı. Bu benim için çok garip bir durum çünkü 1 senedir hayatım havalimanlarında, uçaklarda geçmeye başladı ve Havaş'a o kadar alışmışım ki, birisinin beni havalimanından alması fikir olarak bile bana çok garip geldi :))

O akşam bir de ayağımızın tozuyla bahçede mangal yaktık, oooh mis gibi :))  Gece yarısında bütün mahalleyi mangal kokusuna boğmamıza rağmen ve o saate yediğim şişler yüzünden gözüme uyku girmemiş olmasına rağen, pişman değilim :D Gene olsa, gene yaparım!

Kitaplara geri dönüyorum, sallantılı bir viraj alıyoruz, kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik konuma getirip, masalarınızı kapatınız lütfen. Virajın sonunda konuyu azcık toparlamış olma umuduyla, birazdan görüşmek üzere :))

Yukarıda zaten söylemiş olduğum gibi, Ankara'da elimden düşürmek istemediğim, bitmesin diye de birer sayfa, ikişey sayfa okuduğum Uçurtma Avcısının verdiği hazla,  gözüm dönmüş bir şekilde attım kendimi Remzi Kitap evine... Bu seferki krizimin kurbanları: The Other Hand (Küçük Arı), A Thousand Splendid Suns (Bin muhteşem güneş), Sunset Park, Lady Chatterley's Lover (Leydi Çaterley'in sevgilisi) ve Hava Kurşun gibi Ağır...

The Other hand'e Ankara'da başladım ve geçen gün (sonunda) bitirdim...Ama dediğim oldu gene:  2.ci kitap kesmedi beni :( Eksik kaldım gene Yok, yok yanlış anlaşılmasın aman.. Çok güzel bir roman, gene gözyaşlarımı tutamadan okudum ama kesmedi beni  işte bir türlü. Tabii, bu arada, ben gene Bin Muhteşem Güneş'in ilk 40sayfasını dayanamayıp okumuştum. Ve kendimce, okuma maratonumun son kitabı olmasına karar kılmıştım.. Uçurtma Avcısıyla aynı duyguları yaşattığı için hemen okuyup bitirmek, harcamak istemiyordum açıkcası.. Şu an karasızlık içinde, bir yanda, baş ucumda Sunset Park duruyor. Diğer yanda, salonda ise Leydi Çaterley'in Sevgilisi bana göz kırpıyor. Henüz hiçbirinin içine dalmış değilim.. Biraz daha sabretmem gerek galiba. Ya da yeni bir Murakami'ye mi geçsem gene?

Utansam mı, utanmasam mı karar veremedim bir türlü ...

Ama zorla bir kitabı sonuna kadar okuyamıyorum  ki ben, izdirap çekiyorum okuyamayınca da. Yemediğimiz ve arkamızdan koşan yemekler gibi, o kitaplar da kovalıyor beni ömrüm boyunca. Nedir bu suçluluk duygusu bilemiyorum. Haklarını yemişim gibi hissediyorum, güzelliklerini göstermeleri için az sabredip, 2.ci bir şans vermemişim gibi hissediyorum. Sanki diğer çocuklardan daha yavaş koşanın yarışını sonuna kadar seyretme zahmentine girmemek gibi, o ipi göğüslerken, o muhteşem finalini yakalarken benim sıkılıp, sabırsızlanıp sırıtımı dönüp gitmem gibi... Nedir şimdi bu? Ben anlamıyorum valla.

Kafayı kitaplarla bozmuş, bu garip halet-i ruhiye içinde, Roma'da, bu sıcakta gene burnumu dışarı uzatmıyorum.

Uzattığımda ise beni eve sokabilene aşk olsun (ayrı bir konu di mi bu gene? Off, tezatlık benim göbek adım!)

Vespa'nın üzerinde sıcak rüzgarın kıyafetlerin içinden püfür püfür eserek geçmesi; güneşin sırtımdan, kollarımdan, dizlerimden süzülmesi... O iğrenç ama bir o kadar güzel arı vızıltısıyla trafiğin içinden geçmek... Ağaçların gölgeleriyle kovalamaca oynamak, sağım klasik Roma, solum rönesans mimarisi diyerek vız vız gitmek anlatılamaz bir haz işte. Beni eve sokabilene aşk olsun :))) Beni Vespa aşığı yapanlar utansın. Ne hallere düşürdüler beni?! Bu sefer de vespa vespa diye krizlere giricem. Neymiş efendim, NYC'de Vespa'ya binilmezmiş. Racon değilmiş, karizma bozulurmuş }:-(

Hmpff!!!!

----

Haziran ayı da geldi geçti, 2011'in yarısını da arkamızda bıraktık. Şaka gibi!

Suzan Miller'in Haziran ayı burç yorumunu okudum. Eee ne demişler, fala inanma, falsız kalma :))  Haziran için bomba bir ay diyordu..

Mayıs için de öyle demiştin bak, iş güç muhteşem diyordun.. Tamam kötü değildi ama muhtşem denecek kadar da değildi hani.. Yoksa ben mi bunamaya başladım.. Hatırlamıyor muyum? Muhteşem bir şey oldu mu yoksa? Bir tek hiç beklenmedik bir iş çıktı karşıma, hem de Roma'ya geldiğim gün. Bu vesileyle, Roma'da da hiç çalışmadım diyemem artık :D

----

Bir sonraki uzun soluklu ve adam akıllı blog yazımı gene Vatikan Müzesine ama bu sefer Rafael'e adayacağım..

İnşallaaaaah! Maaaaaşallah tabii...


Aslında, geçen ay yaptığımız Vatikan Müzesi turumuz hem iyi hem de felaketti. Felaket kısmı bence rehberin iyi olmamasından kaynaklandı. Herşeye rağmen iyi kısmı gene de ağır bastı. Herşeyden önce, sanatına hayran ama kendisine biraz kıl kaptığım Rafael'i sevdim mesela :) Belki de sanatıyla daha yakından tanışma fırsatım olduğu içindir,  mesela Rafael'in odalarını gezebildik bu sefer. Gerçekten de hayran kaldım!  Ağlatacak cinsten güzellikte detaylar var.. Demin resimleri düzenliyordum, ayrı bir Vatikan Müzesi dosyası yaptım. O heykeller, frescolar, tablolar.. bu yaratıcılık, bu beceri gerçekten de yetenek ötesi bir şey bence.. Allah vergisi diyoruz ya. Evet, kesinlikle başka bir dünyadan, başka bir boyuttan ödünç alınmış bir yetenek bu !!

Bekle beni blog dünyası, Rafael'in freskolarıyla dönüşüm muhteşem olacak :D

Çok Yakında!

----

Boyut demişken, Dr. WHO seyredeniniz var mı bilmiyorum ama HASTASI oldum ben dizinin. Zamanda yolculuk falan filan konusu ama çok keyifli ve çok komik bir diziymiş.. İlk bölümleri daha vasattı ama insan 2.ci sezondan itibaren sevmeye başlıyor, hele hele 3.cü sezonda felsefi konulara da el atınca daha bir heyecanla seyreder oluyor :) Mesela bir bölümde "şeytan"la tanıştık. Bilim Kurgu dizisinde Şeytanın ne işi var di mi? Valla çok da güzel yerini bulmuşlardı, aferim İngilizlere :))

----

Bu yazının başlığını yazdım yazdım sildim. Şu son satırları yazarken sonunda bunun ne olduğunu anladım: Deli Kızın Günlüğü! Havalar, bence suç havalarda! Valla! İnsanda beyin meyin kalmadı şekerim, olan zaten azcık bişiydi, o da eridi gitti :))


Ciao ciao!!!

Sunday, May 29, 2011

Seni gidi Mikelanjelo seni....


Geçen gün kahvaltımı yaparken TV'de Melekler ve Şeytanlar filmine rastladım gene. Herhalde 4.kez seyrediyorum filmi ama gene televizyona kitledi beni. Hem Tom Hanks'i çok seviyor olmam hem de hikayenin tabii ki Roma'da/Vatikan'da geçiyor olması benim için yetiyor galiba :)) Her gidilen kilise için "bak bunu da not edeyim, Roma'ya dönünce gezeriz buraları" dememe rağmen hiç birini yazmamış olmam sizi şaşırtmaz herhalde :(

Neyse, Vatikan'da geçen sahneler (ki hatırlarsanız filmi çekmek için Vatikan'dan izin istemişlerdi ama Vatikan yetkilileri taleplerini geri çevirmişti-bu durumda Vatikan duvarlarının içindeki sahneleri gizli el kameralarıyla çekildiği söylenmişti.. ben bilmem, ben basının yalancısıyım :P).. Ne diyordum yahu? Hmm.. Evet, Vatikan sahnelerini seyrederken aklıma teee ne zamandır yazmak istediğim Michelangelo'nun Sistine Şapel'ine gizlediği mesajlar geldi. 

Vatikan'dan ve Vatikan Müzesinden, ne kadar ilgimi çekseler de hep uzak durdum. Sebebi çok basit: Saatler süren giriş kuyruğu, o kalabalık içinde, sıkış pıkış bir heykelin veya resmin önünden hızlıca ve anlam veremeden sırf "gördüm" diyerek geçmek benim için isyan sebebiydi. Sanmayın katı kuralları olan bir sanat manyağı olduğumu ama insan bir müze gezecekse, hele ki Vatikan gibi dünyanın en zengin müzelerinden birini gezecekse, bence hakkını vererek gezebilmeli.

Bu güzel girizgahtan sonraaa hikayenin başlangıç noktasına gelebildim hele şükür :P. Hikayemiz bir arkadaş grubumuzu Roma'da gezdirirken (Kasım ayıydı ve turist sezonu kapanmıştı :P), programımıza Vatikan müzesini de eklemekle başladı. Uzun araştırmalar sonucu muhteşem (ama pahalı) bir rehber bulduk kendimize. Rehberimiz Tiziana önce telefonda nasıl bir gezi istediğimizi sordu. Önceden Vatikan Müzesini gezmiş olan İlker (ama aynen yukarıda anlattığım şekilde), her salonu gezmeden ama Vatikan müzesinin en önemli eserlerini görerek ve tabii ki Sistine Şapel'ine gereken zamanı ayırarak güzel bir tur yapabileceğimizi düşündü. Haklı da çıktı :))) Tiziana Vatikan'a akredite bir rehber olduğu için duvarın içini avcunun içi gibi biliyordu gerçekten de. Bilet kuyruğuna girmeden saat 14 müydü? 15 miydi hatırlayamadım ama öğleden sonra Müzenin önünde buluşmamızı önerdi. Gerçekten de o saate hiç mi hiç kuyruk yoktu. Pahalı biletimizi alıp elimizi kolumuzu sallaya sallaya Müzemize girdiiiik...

Hakikaten müze boştu ve kararlaştırdığımız gibi "görmezsen döverler" diye tabir edebileceğimiz eserlerin önünde zamanımızı istediğimiz gibi kullanarak ve Tiziana bize her eserin hikayesini masal anlatır gibi anlatarak çok keyfili bir müze gezisi gerçekleştirdik. Akılsız Lahana fotoğraf makinesinin pilini şarj etmeyi unuttuğu için sadece bir iki resim çekebildi.. Çok içime oturdu çooook :((( (önümüzdeki Salı Vatikan Müzesine bir kere daha gidiyorum-yupiii- bu sefer bol bol fotoğraf çekme imkanım olur inşallah!) (bu sefer Vatikan'ın kendi rehberiyle gezeceğiz, bakalım nasıl olacak :))

Rafael'in devasa Transfiguration eserini  "Ooo-Aaaa-Vaaaay" diye inceleyip büyülendikten sonra emin adımlarla Sistin'e doğru ilerledik...

Dönemin en önemli iki sanatçısı (şimdilik Da Vinci'den hiç bahsetmiyorum bile) Rafael ve Mikelanjelo arasındaki rekabet Rafael'in daha tüccar kafalı olmasından ötürü kısa günün karı misali hep Rafael'e yaramışmış.. Rafael aynı anda çok sayıda sipariş alıp, çıraklarıyla birlikte seri üretim şeklinde eser üzerine eser bitiriyormuş. Hala bugün hangi eseri gerçekten de Rafael'in kendisine ait, hangisi çıraklarının elinden çıkma kimse bilemiyor. Üzerinde hemfikir olunan sadece Transfiguration adlı eseri varmış, ki bu eser için de aynen şu deniyormuş: Rafael o kadar hırs yapmış ki ustalığını kanıtlamak için (rekabetten ötürü- yoksa kimsenin ustalığına bir laf ettiği yokmuş canım :P) bütün tabloyu kendi başına yapmış... Ama bitirmeye ömrü yetmemiş :(

Rafael'den neden bahsettim?? Rafael Papa'ya, Katolik Kilisesine, Kardinallere, önde gelen soylu ailelere çok sayıda eser yapan dönemin 3 meşhurundan biri. Mikelanjelo ise aynı dönemin dediğim gibi diğer dahilerinden, aralarındaki en önemli fark ama Mikelanjelo yanlız çalışan, bir esere senelerine adayabilen, çok düşük paralara heykeller yapan ama Dehasından hiçbir zaman şüphe duyulmayan bir sanatçı.

Mikelanjelo kendisini önce heykeltraş sonra ressam ve mimar olarak görüyormuş. Sistine Şapel'inin tavanı kendisine verilmeden önce de dönemin Papa'sı Julius 2'nin bitmek bilmeyen, habire işverenin müdahalesi ve fikir değiştirmesiyle sürekli şekil değiştiren bir Mezar Anıt siparişini yapıyormuş....  Kişilik olarak zor biri diye bilinen Mikelanjelo bu işten kendini kurtaramadığı için izdirap içindeyken bu sefer rakibi Rafael'in oyununa gelip işi gücü bırakıp Sistine Chapel'in tavanına fresco (tıklayıp bilgilenelim) resim yapması emredilmişşşş...

Efendim, bizim Rafa uyanık ya, Kardinallerle de arası iyi, Vatikan'da avcunun içinde ve artık Mikelanjelo ile kapışmak da istemediği için öldürücü son darbeyi vurmak üzere Kardinallerden birinin kanına giriyor ve diyo ki: "Aaaa Sistine'in tavanını Mikelanjelo süper boyar, ona verin o işi". Çakal halbuki Mikelanjelonun hayatında daha önce HİÇ fresco çalışmamış olduğunu biliyor.. Fresco'nun F'sini bilmeyen Mikelanjelo'ya Papa'dan, Vatikan'dan, Kardinallerden gına gelmiş zaten, hem kendisi herşeyden önce heykeltraşşşşş.. Anlayacağınız Rafa bunu katakulliye getirip, bu işte kesin çuvallar diye düşündüğü Mikelanjelo'yu artık kesin bir şekilde saf dışı bırakacağına eminmiş...

Bizim Mikelanjelo gak guk diyemeden işin başına koyulmuş -sene 1508- o frescolar 6 senede bitiriyor ancak !!  Düşünsenize, 6 sene boyunca kıl olmuş bir şekilde işe gidiyorsunuz her sabah... Boynunuz iki büklüm, hayatınızda ilk defa yaptığınız, sonucunun ne olursa olsun muhakkak muhteşem olması gereken bir işte, her gün saatlarce yerden kaç metre yüksekte, her işinize karışan bir işveren için çalışıyorsunuz...

Izdıraplardan ızdırap beğen!

Neyse günümüze dönelim: Sistine Şapel'inin içinde resim çekmek ve konuşmak yasssaaah! Resim çekme yasağının sebebi küreselleşen dünyamızda tavanın restorasyonunu finanse eden japon bir firmanın (artık hangisi ben de hatırlayamadım) 20 seneliğine tavanın resimlerinin telif haklarını satın almasıymış... Yani soldaki fotoğraf gözü kara biri tarafından, makinesine el konulma pahasına çekilmiştir (ben değilim valla çeken- fotoyu aldığım internet sitesine foto kaynaklardan ulaşabilirsiniz).

Tiziana'nın anlattıklarından sonra tavanı daha bir detaylı incelerken hakikaten bazı şeyleri görmeye başladık. Mesela, esere Nuh Peygamber'den başladığını ve o karede ne kadar çok ince iş olduğunu, adeta tuvale resim çizercesine bir fresco yaptığını hemen görebiliyorsunuz... Fresco sanatında ustalaştıkça Mikelanjelo daha az detayla, tekniğe hakim bir şekilde her bir bölümü giderek daha net ve kocaman kocaman çizdiğini görebiliyorsunuz :))

Masal anlatır gibi Tiziana'nın anlattıklarını dinleye dinleye- arada bir "Silenzioooo!!" diye bağıran güvenlik görevlileri tarafından susturulsa da- önce tavanımızı inceledik ve Mikelanjelo'nun Papa Julius 2'nin oturduğu koltuğa doğru özel bir mesaj içeren fresco'yu ağzımız açık ve kikirdeyerek kafalar ağrısa bile uzun uzun inceledik:


Artık Fresco sanatında kaçıncı senesiydi bilemiyeceğim ama ustalştığı her şekilde belli olan bu güzelim bölümde (Tanrı Geceyi ve Gündüzü ayırıyor), Geceyi ayıran Tanrı'nın totosu açık ve o toto doğrudan Papa'nın oturduğu koltuğa yöneltilmişşş... Seni gidi Mikelanjelo seniiiii !!!!

Usul usul, Silenziooooo fırçamızı da yedikten sonra artık tavanı yeterince incelediğimize göre Mikelanjelo'nun ayakları geri geri gitse bile bu sefer 1537'de başladığı Sunak duvarındaki "Son Yargılama" frescosuna yöneldik.

İlker'in dediğine göre çok şanslıydık çünkü kendisi ilk geldiğinde konserveye sıkıştırılmış sardunyalar gibi dizilmiş bir şekilde kafalar tavana baka baka, ite kaka girip, ite kaka çıkmışlar. Oysa bu sefer, sanki Şapel'i kapattırmışcasına, her açıdan rahat rahat inceledik bütün şapel duvarlarını... Ferah, ferah oooh  :)))




Son Yargılama da gene bir 5 mi 6 mı tam emin değilim ama epey zamanını almış Mikelanjelo ustanın. Bir de o dönemin Kardinallerinden biri o kadar meraklıymış ki, habire çalışmasını bölüp ne çizmiş, neler yapmış hesap soruyor ve göstermesini istiyormuş.. Bizim Mikelanjelo akıllı, komple duvarı örtmüş ve eseri bitirene kadar kimselere göstermemiş.. Tabii eser bitip görücüye çıkınca kıyamet kopmuş :))

Mikelanjelo frescoda Hz.İsa'dan başlamak üzere bütün Azizleri çıplak çizmiş meğersem (Hz.Meryem hariç). Skandal!! Vatikan'da, Katolik Dünyasının kalbinde böyle bir "Blasphemy" olamazzz !!!

Bununla da yetinmeyip, Hz. İsa'yı Antik Yunan Heykeli Belvedere'li Apollo'dan ilham alarak resmetmiş- Skandal!

Bununla da yetinmeyip, her Aziz'in dini için nasıl şehit edildiğini çizdiği bu fresco'da derisi yüzülerek şehit edilen Aziz Bartalomeo'nun elinde tuttuğu deriye kendi yüzünü çizmiş-Skandal!! (artık nasıl bir illalah dediğini siz anlayın!)

Bununla da yetinmeyip, Cehennemdeki zebanilerden birini eşek kulaklı Kardinal Cesena olarak çizmiş (hani şu her işe burnunu sokan meraklı Kardinal :P)- Skandal!!

Katolik Kilisesi ilerleyen senelerde bütün çıplaklığı örtecek şekilde Mikelanjelonun Sunak Frescosunun üstünden geçmiş. Bugün restore edilmesine rağmen, hala örtülü şekli muhafaza ediliyor.


Eveeeeeet, geldik bir hikayenin daha sonuna... (saat oldu sabahın 3'ü!)

Bir sonraki bölümümüzde umarım yeni hikayelerle gene hep birlikte öğrenip, öğrenirken de hep birlikte eğleneceğiz :))



Kaynaklar:
Sistine kaynak
Nuh detay kaynak
Gerisi Wikipedia